Cuma, Kasım 24, 2006

Benim Köy Öğretmenlerim

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım,
Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden,
Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden,
Ne güller fışkırır çilelerimden,
Kandır, hayattır, emektir benim güllerim
Benim köy öğretmenlerim; Annecim, Babacım, Öğretmenler Gününüz kutlu olsun...

Pazartesi, Kasım 20, 2006

Demirkubuz'dan Kader

Hikayeyi aslında Masumiyet filmini seyrederken dinledik Bekir'den. Bir parkta uzun uzun anlattı. Hemen hatırlatayım o uzun tiradı.
bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. mevlanakapı’da. babası zabıtaydı. alkolik hasta bi adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. bu anasıyla yoksul, perişan... bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bi şeyler. bi de zagor vardı. (burda müzik girer) bizim eski evin kiracısının oğlu. babası filimciydi yeşilçamda. cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. ama sevimli, yakışıklı oğlandı. bizimkine aşık etmiş kendini. ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. öylece büyüdük gittik işte. ne bok varsa? hep askerliği beklerdim. dört sene kaldı, üç sene kaldı... sonunda o da geldi gittik. bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan... nikahlandık. iki taksi bi dükkan verdi peder. dükkanda koltuk moltuk satardım. bi gün bu orospu çıkageldi. hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. böyle basma bi etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar... pırlanta anlayacağın. şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. kanıma girdi o gün. tabii taktım ben bunu kafaya. ertesi gün bi soruşturma... dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. ama asıl zagor’a kesikmiş. zagor’da kaftiden içerde o sıra. bi gün, süslenmiş püslenmiş; zırt geçti dükkanın önünden. yazıldım peşine. tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı; minibüs otobüs, geldik sağmalcılar’a; benim içimde bi sıkıntı. işi anladım tabii: zagor’u ziyarete gidiyo. bi tuhaf oldum, piçi de kıskandım. uzatmayalım çaresiz evlendik ötekiyle. o ara zagor içerden çıktı. sonra bi duyduk; kaçmış bunnar. altı ay mı bi sene mi; kayıp. hep rüyalarıma girerdi orospu. o gün dükkana gelişini hiç unutamadım. benimkine bile dokunamaz oldum. sonra bi daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş zagor: biri polis, ikisinin de gırtlağını kesmiş. karakolda beş gün beş gece işkence buna. arkadaşlarının öcünü alıyorlar. kaltağa da öyle... önce öldü dediler zagor’a, sonra komalık. ankara’da oluyor bunnar. bizimki bi gün çıkageldi mahalleye. zagor içerde, en iyisinden müebbet. bi sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyo. önce tanıyamadım. anlayınca içim cız etti. cız etti de ne? tornaya değmiş gibi oldu. çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bi surat... ama bu sefer başka güzel orospu. oranın şarkıları gibi. kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. dedi para lazım, çok para. zagor’a avukat tutacakmış. ilerde öderim dedi. esnafız ya bizde, “nasıl?” diye sormuş bulunduk. orospuluk yaparım dedi, istersen metresin olurum. içime bişey oturdu ağlamaya başladım, ama ne ağlamak! işte o gün bu günden beri bu orospuyla tam yirmi yıl geçti. uzatmayalım, zagor’a müebbet verdiler. ama rahat durmaz ki piç! ha birini şişledi, ha firara teşebbüs; o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyo. orospu da peşinden. sonunda dayanamadım: ben de onun peşinden... önce dükkan gitti, ardından taksiler. karı terk etti, peder kapıları kapadı. yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. iş bilmem, zanaat yok. bu durmuyo hiç. ilk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. gözünü yumup yatıyo milletin altına. gel dönelim diye çok yalvardım. evlenelim, pederi kandırırım, zagor’a bakarız: yok. kancık köpek gibi izini sürüyo itin. n’aptı buna annamadım. kaç defa dönüp gittim istanbul’a. yeminler ettim. doktorlar, hocalar kar etmedi. her seferinde yine peşinde buldum kendimi. bi keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu, hamile... beni abisiyim diye yutturduk herife. nedense rahatladım, ohh dedim, kurtuluyorum. bu da akıllanmış görünüyo. yüzü gözü düzelmiş, çocuk diyo başka bişe demiyo. sinop’ta oluyo bunnar. ben de döndüm istanbul’a. doğumuna yakın, zagor bi isyana karışıyor gene. hemen paketleyip diyarbakır cezaevine postalıyorlar. çok geçmeden bizimki depreşiyo gene; o haliyle kalk git sen diyarbakır’a, üç gün ortadan kaybol... herif kafayı yiyo tabii. dönünce bi dayak buna: eşek sudan gelinceye kadar. kızın sakatlığı bu yüzden. sonra çocuğu doğuruyo. uzun zaman anlaşılmamış. ortaya çıkınca bi gece esrarı çekip takıyo herife bıçağı. çocuğu da alıp vın diyarbakır’a, zagor’un peşine. allahtan herif delikanlı çıkıyo da şikayet etmiyo. ben o ara istanbul’da taksiden yolumu buluyorum. epey bi zaman böyle geçti. yine her gece rüyalarımda bu. zagor’un diyarbakır cezaevinde olduğunu duymuştum o sıra. bi gece bi büyükle eve geldim. hepsini içtim. zurnayım tabi. bi ara gözümü açıp baktım: karlı dağlar geçiyo. bi daa açtım, başımda bi çocuk, kalk abi, diyarbakır’a geldik diyo. baktım, sahiden diyarbakır’dayım. bi soruşturma... kale mahallesi vardır oranın, bi gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? görünce hiç şaşırmadı. hiç bişe demedik. o gece oturup düşündüm. oğlum bekir dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. o gün bugün usul usul yürüyorum işte

Masumiyeti seyrederken, hepimiz etkilenmiştik bu sapkın hikayeden. Zeki Demirkubuz da bizler için bu hikayeyi çekti. Ufak tefek farklar vardı. İlk olarak allah allah Diyarbakır yerine niye Kars' gitti ki bu kadın. Niye hikaye 2000'lerde geçiyor ki, Masumiyet 97'de çekilmişti, bu ondan en az on sene evelinde. Niye 80ler havası yok ki filmde derken filmin ortalarında bir sahnede otelde Masumiyet filmini seyrettiklerini detüm bunlar ile birleştirip, bunun bilinçli bir tercih olduğunu anladım. Çok hoşuma gitti. Zeki Demirkubuz bir yandan zaman kavramımız ile oynarken bir yandan da bu hikayeyi Uğur ve Bekir'in hikayesi olmaktan çıkarıp Uğur ve Bekirlerin hikayesi haline getirdiğini hissettim. Eline sağlık Demirkubuz. Güzel bir sinema keyfi yaşattın bize.

Cumartesi, Kasım 18, 2006

Kışta caz, cazda Ötenel

Çok keyifli bir kış günüydü bugün. Kış ortasında bahar gibiydi. Utanmadık, öğleyin paltolarımızı çıkarıp ODTÜ kortlarda kahve keyfi bile yaptık. Akşamına da Ankara'nın kış keyfi festivalleri sayesinde Tuna Ötenel dinledik. Keyifli bir caz konseriydi. Bilge ile en çok Ötenel'in, şimdi bir standard şarkı, hepiniz biliyorsunuz deyip başladığı şarkılarda eğlendik. Öyle festivallere gidip konser seyretmekle adam olunmuyormuş. Bu standartların hiç birini bilmiyoruz. Çok çalışmamız lazım çooookkk. Bir de bu genç yaştaki başarılı caz davulcuları mevzusu var değinmek istediğim. Bizim akranlarımızlar ve çok başarılar. Memleketimizde de az değil sayıları. Nasıl oluyor bu iş? Nedir sırrı? Bu gün Ötenel'e eşlik eden Cengiz Baysal'da bunlardan biri. Çok başarılı bir konser çıkardı.

Perşembe, Kasım 16, 2006

Featuring Sibel Köse

Caz festivallerini seviyoruz. Ayağımıza kadar geliyor dünyanın bir çok yerinden bir çok müzisyen. Gelenlerin çoğunu tanımıyoruz ya olsun onlar gelip bizlere kendilerini tanıtıyorlar. Bu gece dinlediğim Yunan asıllı Fransız amca ve grubunu da tanımıyordum. JP Gallis with Apopsis 7. Ama bu gruba eşlik eden bir Sibel Köse vardı ki, iyi ki var dedirtti. Evet gelenler evlerine dönecekler ama her festivalde bize güzel tınılar dinletecek Sibel Köse burada kalacak. Çok başarılı bir konser çıkardı. Özellikle "scat" performansı muhteşemdi. Eline, diline sağlık.

Pazar, Kasım 12, 2006

De ki işte


Yaşamın, beklediğinin gelmemesi - ki, işte:
senin de, gelmeyeceğini bildiğini beklemen
olacak.

Yaşamın, tasarladıkların ile gerçekleştirebildiklerin
arasında gidip gelecek: gerçekleştirebildiklerin
tasarladıklarından hep eksik;
tasarladıkların gerçekleştirebildiklerinden
hep fazla:-
Hep, hem eksik, hem fazla olacak yaşamın
- gerçekleri eksik, tasarıları fazla...
Hep eksiklikler yaşayacaksın - ve, hep, fazlalıklar...
Yaşamın bu olacak işte:
eksik - fazla...

Öyle yaşayacaksın ki, kendin bir türlü olgunlaşamadan,
arkanda olgun ürünler bırakıp yürüyeceksin - ancak
da olgun olduklarında bırakacaksın onları ardında...
Çünkü sen kendin de, olgun hale geldiğinde,
kendi ardında kalacaksın - bırakacaksın kendini
ki,
ardında kalsın...


Yaşamın, sürekli gireceğin çıkmazlardan oluşacak;
hep girip, hep çıkacaksın çıkmazlara, çıkmazlardan:
son gireceğin çıkmaz da, hiç çıkamayacağın çıkmaz
olacak - sen en son çıkmazına girdiğinde,
yaşamın da 'düze' çıkacak...


Yaşamının hiçbir belirli yerinde bulamadığın amacı,
boydanboya kendisinde yatar.
Yaşamının amacını arayıp arayıp bulamayacaksın;
ki, bu olacak işte yolu gösteren - amaç da, bu...

Çünkü kişi ancak kendi yaşadıklarından;
ve yine ancak kendi yaşadıkları aracılığıyla başka kişilerin yaşadıklarından
(ve yazdıklarından)
birşeyler edinebilir
Oruç Aruoba

Eskilerden bir Tom Waits

The Heart of Saturday Night, Tom Waits'in 2. albumu. Nasıl oldu da indirdim çok anımsamıyorum. Muhtemel blog blog gezerken rastlamışımdır. Çok başka bir Tom Waits varmış bu albumde. Sesini o zaman daha normal kullanıyormuş. Müzik daha beklenen rotada seyrediyor. Yumuşak. Caz'a ve blues'a yaklaştığı anlar oluyor duyuduklarınızın. Benim gibi Tom Waits diye sürekli Rain Dogs ve The Black Rider dinleyenlere ısrarla tavsiye olunur.

Çarşamba, Kasım 08, 2006

Almodóvar'ın Dönüş'ü

Bir önceki filmi, Kötü Eğitim'den, Allah varya çok haz etmemiştim. Ama Dönüş filmi Almodóvar'ın dönüşü gibi geldi bana. Konuş Onunla'da, Kika'da, Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar'daki gibi. Gene kadın hikayesi anlatıyor. Gene kadınlar birbirinden renkli. Gene tüm yeteneği ile bize sapkınlıkların, ki bu sefer bayağı ağır bir sapkınlığı, ensesti işliyor, insana dair olduğunu anlatıyor. Yormadan, üzmeden. Almodóvar severlerin kaçırmaması gereken bir film.

Salı, Kasım 07, 2006

Bass gitar çalan Umut

Evet, bas gitar maceram sürüyor. Çoğunlukla evde kendi kendime oynuyorum oyuncağımla. Nadiren de birimizin evinde buluşup çalıyoruz. Pazar günü Melih'deydik. Anıl, gene klasik repliğini söyleyip "Fotografçı üşenmez!" deyip işe koyuldu. Biz çalarken o kurdu tripodunu, bir sürü fotografımız çekti. Buyrun bir tanesi.

Pazartesi, Kasım 06, 2006

Ecevit, toprağın bol olsun...

Elbette senden güzel olacaktı
Çizdiğin resim
Yaptığın heykel
Senden büyük olacaktı
Senden yakışıklı

Elbette senden doğru söyleyecekti
Yazdığın şiir

Elbette senden çok duyacaktı
Söylediğin türkü

Sen oldugundan büyüksün
Sen olduğundan iyisin
Sen olduğundan güzel
B.Ecevit 1954

Perşembe, Kasım 02, 2006

Tim Brown'un portfolyosu

Fotograflar, filmler ve grafik tasarım işlerinden oluşan güzel bir portfolyo. Meraklılarına önerilir...
http://www.tabrown.co.uk/