Pazar, Eylül 19, 2010

Bozcaada

Bu seneki yıllık izniminizin ilk durağı Bozcaada'ydı. Ekşisözlük'deki tavsiyeye uyup Ayana Konukevi'nde kaldık. Çok sıcak bir ailenin işlettiği üç odalı bir pansiyon. Butik nedir derseniz, işte budur. Hepi topu 6 tane konuk. O da pansiyon doluysa. Mekan Rum mahallesinin girişinde. Odalar tabir yerinde ise denizin içinde. Güzel kahvaltılar, güzel sohbetler. Gidecek olanlara gönül rahatlığı ile tavsiye ederim. Uzun bir Bozcaada tatili olduğu için elimizin değmediği taş kalmadı desem yalan olmaz. Ha bunda Rabia'nın "Aaaa bunu da yapmadan gitmek olmaz ki canım!"larının etkisi de var. Yoksa ben plajda (hatta sadece bir plajda) altı gün yatar dönerdim.
Ada'da birbirinden güzel altı tane plaj var. Bunların en ünlüsü, yani herkesin gittiği, daha çok balık istifi modelinde güneşlenilen, şezlong ve şemsiyeler Bozcaada Spor tarafından kiralanan Ayazma plajı. Suyu da kumsalı da güzel ama en güzelini yıllar önce gittiğimde yapmıştım, yaklaşık 500 m. kadar açılırsanız karşınıza çıkan denizin altındaki kayalık. Bunun üstünde ayağa kalkıp kıyıdakilere el sallayabilirsiniz. Ayazma etrafındaki restoranlar öğle yemekleri için ideal. Şehir içindeki bir çok ünlü restoranın Ayazma'da şubeleri var. Mitos Beach veya Habbele plajı ise halkın değil "concon"ların takıldığı mekan. Çeşme, Bodrum ayarında olmasa da biraz pahalıca. İkinci günümüzü geçirdiğimiz bu tesis güzel işletiliyor. Denizi temiz. Playlist'i çok güzel. Müzik seviyesi yerinde. Tek sıkıntısı, biraz kalabalık. Yandaki teyzenin hayat hikayesine on dakika sonra ister istemez hakim oluyorsunuz. İki günümüzü şezlonglu, şemsiyeli mekanlarda geçirip sabahtan akşama plajda pinekledikten sonra bendeniz deniz özlemimi biraz bastırabildim. Takip eden günlerde gündüzleri kasabada geçirip, akşam üstleri tesisi olmayan, az insanın uğradığı plajlara yollandık. Çayır plajı bunların ilkiydi. Upuzun bir plaj, geniş bir kum, turkuaz bir deniz ve size en yakın insanla aranızda en az 100 metre. İşte budur dedik. Sonrasında gittiğimiz Tuzburnu da ona keza. Akvaryum biraz kalabalıktı fakat güneşin devrilmesine yakın o da sakinleşiyordu. İnsan sesi duymadan dalga sesi ile kitap okumak, uyumak, eli kolu kimseye çarpma endişesi olmadan yüzmek isteyenler için bu plajlar birebir. Ha evet elinizi kaldırınca bira gelmiyor. İlla ki şemsiye olsun derseniz, arabanızda bir tane taşımanız lazım. Acıktıysanız, bir koşu arabanıza binip bir zahmet on dakika kasabaya uzanıp bir kaç çeşit poğaça börek, bir kilo üzüm kapıp gelin. Bunun da zevki bambaşka.
Gündüzleri adada yapacak çok şey var. İlki, tembeller için bir kafeye çöküp uzun uzun kitap okuyup, gelip geçenleri seyrederken, garsonlar, mekan sahibi ile laklak ederken zamanı öldürmek. Birbinden güzel bir çok kafe var. Biz daha çok Ada Cafe'yi tercih ettik. Gelincik şerbetini, şambali ve sakızlı muhallebisini tavsiye ederim. Ha illa ki gezeceğim göreceğim derseniz (veya sevdiğiniz size öyle derse),  Bozcaada Kalesi ve Bozcaada Müzesi olmazsa olmazlar. İkisi için de bir sürü önyargım vadı. Öncelikle "Ne gerek vardı canım?". Ama kazın ayağı öyle değilmiş. Kale hakikaten iyi korunmuş, büyük bir kale. Ankara kalesi ile hiç alakası yok. İkincisi, kasaba kaleden çok güzel görünüyor. Müzeye gelince; böylesi dostlar başına. Çok emek harcanmış, ilginç ve eğlenceli bir kasaba müzesi yaratılmış. Bir yandan kasabadaki Rum ve Türklerin yarattıkları etnografya sunulurken, bir yandan adanın tarihinden kesitler sergilenmiş. Çanakkale savaşı esnasında işgal kuvvetlerinden askerlerin Adadaki postaneden attıkları kartpostallardan, Adanın zenginlerinden Merhum Bilmemkim Beyin ellilerden bu yana kullandığı şapkalara kadar. Adayı ve adalıyı anlatan fotoğraflar da cabası.
Öteyandan Bozcaada deyince ilk akla gelenlerden biri de şarap. Adada Corvus, Çamlıbağ, Talay gibi şarap üreticileri var.  Adaya özgü üç ayrı da üzüm cinsi varmış Karalahna, Kuntra ve Vasilaki. Hangi üreticiye gitsek de tadım yapsak, yoksa hepsine mi gitmek lazım derken tavsiyeler bizi Çamlıbağ'a yöneltti. Dört kuşaktır şarap üreten, Çamlıbağ'ın sahibi Yunatçılar ailesinin hali hazırda işlerin başındaki temsilcisi Haşim Yunatçı ile tanıştık. Bağcılık ve asma üzerine sohbet edip tadım yaptık. Ada üzümlerinden yapılanlarından ikişer şişe yüklenip arabamızın bagajına attık. Biz de, bize soranlara Çamlıbağ'da tadım yapmalarını önermeye karar verdik.
Akşam yemeklerimiz Bozcaada tatilimizin en keyifli zamanları idi. Birbirinden çeşitli restoranları ve zengin bir mutfağı olan adada yemek yemek hakikaten bir zevk. Sandal, Lodos, Salkım, Koreli, Şehir gibi adada marka olmuş bir çok restoran var. Hepsinde olmasa da günlerimiz elverdiğince her gece bir tanesinde uzun yemekler yemeye çalıştık. İlk gece Sandal'daydık. Izgara kalamar ve ahtapot ile sıkı bir başlangıç yaptık. Sonrasında limana uzanıp Boruzan'da asma yaprağında sardalya, takibinde Salkım'da Girit pilavı, asma yaprağında keçi peyniri, Koreli'de çeşit çeşit Ege otları, kaya koruğu, Tenedos'ta mezgit derken günleri bitirdik.

1 yorum:

Bozcaada dedi ki...

İçinde Çiçek Pastanesi geçmeyen tek Bozcaada makalesi olabilir. :) Şu soğuk kış günlerinde insan Bozcaada ile ilgili böyle yazılar okuyarak iç çekyior..