Perşembe, Ağustos 31, 2006

Safranbolu - Amasra Gezi Notları

Evet bu aralar bir gezentilik durumum var. Blogum da bir gezi blogu olarak kariyerinde ilerlemekte. Ama elden ne gelir. Yaz, her fırsatta kaçmak lazım Ankara'dan. 30 Ağustos da böyle bir fırsattı. Son iki üç senedir gitmediğim Safranbolu Amasra tarafını dolandım da geldim. Safranbolu'da arasta'daki kahvede kahvaltı sonrası çayımı içip gazete keyfi yaparken, bir yandan çarşı esnafının dükkan açmalarını izledim. Safranbolu Amasra arasındaki pek güzel kara yolunda çınarların arasında araba kullandım. Amasra'da tekne turu yaptım (Not: Datça'dan sonra Karadeniz yalan.). Çınar'da oturup barbun yedim. Eh bu kadar da yeter diyip dönüp geldim.
Yeri gelmişken. Pazar günü de Hamburg'a uçuyorum. 10 günlük bir iş gezisi. Hamburg maceralarım burda, bu blogda, çok yakında... :)

Cumartesi, Ağustos 26, 2006

Ne doğan güne hükmüm geçer

Ah! Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur.
Ah! Aklımdan ölüm geçer,
Sonra bu bahçe, bu nur, bu kuş...
Ve gönül Tanrısına der ki:
"Pervam yok, verdiğin elemden,
Her mihnet kabülümdü,
Yeter ki, gün eksilmesin, penceremden."
Ellerine sağlık Emel Sayın ve Timur Selçuk'un. Emel Sayın Münir Nurettin Selçuk Söylüyor diye bir albüm hazırlamışlar. Dün gece rastladım ideefixe'de dolaşıp yeni neler var diye bakınırken. Bügün hemen koşup aldım Dost'tan. Emel Sayın'ın billur gibi sesinden Münir Nurettin klasikleri. Neleri söylemişler ki; Ne Doğan Güne Hükmüm Geçer, Aziz İstanbul, Erdi Bahar, Endülüste Raks...

Tutamadım kendimi yazıya Cahit Sıtkı'nın şiirinin adını verdim. Ne kadar güzel geliyor Cahit Sıtkı, Ümit Yaşar, Yahya Kemal Münir Nurettin'in ezgileri ile. Dinletenlerin ellerine sağlık yeniden.

Salı, Ağustos 22, 2006

Gece Melek ve Bizim Çocuklar

Atıf Yılmaz'ın kaybının ardından birkaç filmini almıştım. Bir zamandır evde, sehpanın üzerinde duruyorlardı. Ancak sıra geldi ya Gece Melek ve Bizim Çocuklar ile başladım bugün seyretmeye başladım aldıklarımı. CD'nin arkasında yazan tabir ile kaldırım yosması Serap'ın hikayesi. Beyoğlu'nun arka sokaklarını anlatan bir film yapılmaya çalışılmış. Bilemedim çok, sevemedim de galiba. Sıradışı, kenardaki, itilmiş hayatları anlaran çok iyi filmler yapıldı, seyrettik bu arada sanırım. Hemen aklıma Zeki Demirkubuz'un Masumiyet'i, efendime söyleyim Serdar Akar'ın Gemide'si veya Derviş Zaim'in Tabutta Rövöşata'sı geliyor. Bu saydılarımdaki samimiyetten, sinema dilinden, anlatımın sizi sarmasından eser yok. Çok seksenler gibiydi film. Belki'de kenardakileri anlatmayı deneyen ilk filmlerden olmasından belki filmi yapanların çektikleri filme çok yabancı olmalarından bilemedim. Burnu büyüklük değil yaptığım ama Türk sineması 93'den bu yana çok yol almış. Nacizane izleyici görüşüm.

Pazar, Ağustos 20, 2006

Datça notları...

2006 tatilimin son notları Datça ile ilgili. Datça şehir içini ne yalan söyleyeyim sevmedim. Sevemedim. Beton yığınıydu. Çok katlı apartmanlardan geçirmiyor. Hepsi bir alem. Herşey turistik. Yıllardır aklımdaki o şirin sahil kasabası imgesi yıkıldı. Ben daha çok Kaş gibi veya ne bileyim Dikili/Çandardlı gibi hakikaten ufak bir tatil kasabası beklerken karşıma kış nüfusu 2500 olan bir kasaba çıktı.
Ama Eski Datça'nın hakkını bermek lazım. Eski Datça, Datça merkeze benim tahminin 4-5 km uzakta, denizden içerde küçük bir yerleşim. Taş evleri saran begonviller arasında yürürken büyüleniyorsun. Can Yücel'in evi de bu yerleşim de. Tam mezarının başında anma yapılırken biz de evine gittik Can Yücel'in. "İyi ki vardın" dedik ve döndük. Bir de karar verdik bir daha Datça'ya gelinir ise illa ki de Eski Datça'da kalınacak.

Cumartesi, Ağustos 19, 2006

Tekne tatili notları...

Birbirimiz ikna etmek hiç zor olmadı. Hiç birimiz tekne tatili yapmamıştık ve nerak ediyorduk. Mehmet görevi üstlenip hemen bir tekne buldu. Ben madem tekne tatiline gidiyoruz diye Tekne Tatili blogunu açtım. Yok 15 metreye 10 kişi nasıl sığar, yok elektriksiz hayat neye benzer, efenim tekne ne kadar su alıyor ki diye tartışırken kendimizi tekne'de bulduk. İlk iki gün 9 kişi ile başlayan maceramız 7 kişi ile devam etti.
İlk olarak tüm gezimiz boyunca bizi misafir eden Archipel isimli teknenin sahibi, kaptanı Ender'e burdan selam etmek istiyorum. Ender Kaptan uzun yıllardır artık içselleştirmeye başladığım "işini seven esnaf yokyur" yargıma inat işi hem çok iyi hem de çok severek yapan bir kaptan.

Tekne'nin en keyifli yanı teknenin önünde, arkasında, sağında, solunda ikli, üçlü, çoklu yapılan sohbetlerdi. Bir elde bira bir elde sigara ne olacak türk sinamasının halinden fen lisesi anılarına uzanan uzun sohbetler.

Bunun yanında geceleri mehtap altında uyumak, sabah yüzünü yıkamak için denize girmesi, gün boyu çakır keyif dolaşması, birbirinden güzel koylarda yapılan şnorkeller, tutulan balıklar, içilen rakılar da cabası. Her gün birimiz diğerlerine "kesin tekne almamız abi" uzun konuşmalar yaptı. Kaptan artık bize olmaz koçum bakamazsınız sor olur demekten yorulmuşken fikrimiz değiştirdik ve koy almaya karar verdik.

-Kaptan bu koyu kaça alırız?

-40-45 milyara bağlarız Mehmet

-E ne duruyoruz alalım inince, Datça'da koy'umuz olsun.

Perşembe, Ağustos 17, 2006

Sıcaaaakk.....

Sıcaktı.
Sıcak.
Sapı kanlı,
Demiri kör bir bıçaktı sıcak.


Nazım Hikmet Ran

Bozcaada Notları

Bu seneki yıllık izinin ilk durağı Bozcaada idi. Arkadaşlar arasında gidenler anlata anlata bitiremiyorlardı. Bana da adada tatil yapma fikri pek hoş geliyordu. Kattım önüme Bilge, Emrah ve Didem'i düştük yollara.

Sözlükte "feribotla yanaşırken pek sevimli gelmeyecek size boz bir ada göreceksiniz karşınızda, anlata anta bitiremedikleri ada bumu diyeceksiniz" temalı bir yazı vardı ya biz ancak son vapuru yakalayabildiğimiz için gece gördük adayı ilk. Feribottan inince sokaklar kendine çekti bizleri. Arabayı, eşyaları pansiyona bırakıp attık kendimizi limandaki bara. Sonradan öğrendikki adadaki tek bar da burası. Tüm geceler aynı mekanda sonlandı.

Ertesi sabah aylardır doyasıya denize girmemiş olmanın motivasyonu ile plaja sürdük atımızı kahvaltıdan hemen sonra. Unutmadan hemen yazayım kaldığımız pansiyonda (Kale Panisiyon) kahvaltı çok güzeldi. Kahvaltıda sorduk pansiyonun sahiplerine nerede denize girilir adada diye. Ayazma diye bir plaj var ama bu gün pazar çok kalabalık olur dediler, siz en iyisimi şemsiye alıp koylardan girin diye de salık verdiler. Biz genede bir kalabalığını görelim diye Ayazma'ya gittik bir de ne görelim adalının kalabalık anlayışı ile metoropol insanınınki arasında uçurumlar. Ayazma hakikaten güzel bir plaj. Uzun bir kumsalı var. Yannız ufak bir problemi var adanın denizinin. Çok soğuk. Ben egenin suyuna alıkınımdır bana bile çok soğuk geldi.

Ayazma'da denizin ortasında bir kayalık var. Oraya kadar yüzdük. Ayaktakiler biziz. Ayazma dışında bir çok irili ufaklı koy var. Gidenlere Akvaryum koyuna'da uğramalarını tavsiye ederim.

Yemek içmek pek keyifli idi adada. Naif bir ege mimarisi içinde zeytinyağlılar, balıklar, şaraplar. Borani, ebegümeci, deniz börülcesi, normal börülce, asma yaprağında sardalya hepsinden yedim. Hepsi güzeldi.

Son olarak da rüzgar santralinden bahsetmek istiyorum. Bazı makinalar fetiştir ya hani. Seyretmeye doyamazsınız. Bunlarda onlardandı. Kocaman ama hakikaten kocaman pervaneler, üzerelerine vuran rüzgar ile dönüyorlar. Sadece dönseler iyi birde rüzgarla birlikte bir şarıkı söylüyorlar. Çok hoş bir rüzgar sesi vardı. Adaya gidenler erinmesinler gidip görsünler derim.