Dün gece Miles Davis'in hayatından önemli bir kaç kesiti anlatan Miles Ahead filmini seyrettim. Film bir yandan Miles Davis hakkında bir çok yeni şey öğrenmeme vesile olurken, öte yandan çok hoş bir sinema tadı bıraktı damağımda. Film belgesel ile kurmaca arasında, dünle bugün arasında, mutluluk ile üzüntü arasında, aşk ve özlem arasında, Davis'in müziğinde olduğu gibi süreki geziniyor. Bu gezintiye Davis'in hikayesi ve müziği eşlik ediyor. Film Davis'in Frances Taylor ile aşkı etrafına dolaşıyor. 1937 Disney yapımı Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'den aynı isimli albumünde uyarladığı Someday my prince will come şarkısı zihnime dolandı. Sabah uyanır uyanmaz, sabah kahvesi ile ilk Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'i seyrettim. Sonra bir kaç deva albumü dinledim. Sonra gitarı aldım elime, Dave's Guitar Planet'deki açıklamalar ile şarkıyı çalmaya calıştım. Simdi de blog postu yazıyorum. Anlaşılan bu hafta sonu böyle geçecek.
Cumartesi, Temmuz 23, 2016
Cumartesi, Kasım 29, 2014
Hannoversch Münden ve Weser Rönesansı
Weser rönesansı orta Almanya'da bulunan Weser nehri etrafındaki kasabalarda yoğun olarak rastlanan bir mimari form. Fotografta görülen bina Hannoversch Münden kasabasının belediye binası. Weser rönesansının önemli örneklerinden biri. Geçtiğimiz ay Rabia'nın doğum günü için ufak bir tatil planladık. Hannoversch Münden'den başlayarak Weser kıyısındaki kasabaları turladık. 16. yüzyıldan kalma ahşap yapılar ile dolu kasabalar. Yolu o tarafa düşen herkese en azından bir günlerini ayırıp, Weser kısıyındaki bir kaç kasabayı gezmelerini öneririm.
Cuma, Ağustos 08, 2014
Küçük bahçe geleneği
Küçük bahçeler Braunschweig'a taşındığımızdan bu yana sağda solda sürekli gözümüze çarpıyordu. Önceleri tam anlayamadık. 500 metrekare civarı, içlerinde şirin kulübeleri olan bir sürü bahçenin olduğu bölgeler vardı. Sonrasında öğrendik ki kücük bahçe (de. Kleingarten) işinin kökleri bu geçtiğimiz yüzyılın başlarına kadar uzanıyor. Temelde şehir yaşamındaki insanı doğa ile buluşturmayı hedefliyor. Bu sayede insanlar bir yandan ihtiyaçları için sebze ve meyve yetiştirirken, bir yandan da apartmanların arasından çıkma şansına sahip oluyorlar. Küçük bahçelerin arazileri genelde şehre/belediyeye (de. Stadt) ait. Belediye bu arazileri kiralamak üzere derneklere (de. Verein) tahsis ediyor. Dernekler de cüzi bir ücret karşılığı, belirli kuralları işleterek bahçeleri kişilere kiralıyor. Küçük bahçe arazileri olarak genelde şehrin etrafındaki demir yolu veya otoyol kenarları seçiliyor. Bizim şehrimizde toplam sekiz bin adet küçük bahçe var. Bahçe büyüklükleri 300 ile 700 metrekare arasında. İçinde 30 metrekareye kadar bir bağ evi yapmaya izin veriliyor. Bunun yanında bu araziler üzerinde rant sağlanmaması dikilecek domatesin, biberin sayısı kurallara bağlanarak engelleniyor.
Aklımızdan acaba biz de böyle bir bahçeye sahip olabilir miyiz diye geçiriyorduk fakat bir yandan Alman bürokrasisinden çekiniyor, öte yandan da bu işi nasıl yapacağımızı bir türlü bilemiyorduk. İş yerinden yine benim gibi Post.Doc. bir arkadaşımız bizden önce bu işe girişince, bize de ön ayak oldu. Onun tecrübelerinden faydalanarak biz de kendimize güzel bir bahçe bulduk. Geçtiğimiz ay da bahçeyi devraldık. Bahçemiz evimize yürüyerek 45 dakika mesafede, Lünisch gölünün kenarında. İlk işimiz kendimize küçük bir sebze yatağı hazırlamak oldu. İki hafta önce de turp, havuç, salatalık, alabaş, fasulye, roka, maydanoz, dereotu ve çilek ektik. Bahçecilik hakkında hiç bilgimiz yok. Bol bol netten okuyoruz, youtube seyrediyoruz. Sonra da gidip anladığımızı uyguluyoruz. Maceralarımızı bloğa yazmak için ilk başarılı sonuçlarımızı bekliyoruz.
Salı, Temmuz 29, 2014
Karavan ile Kısa Bir Avrupa Turu
Avrupada olup karavancılara hayran kalmamak elde değildi. Biz de meyilliydik hani. Daha anadolu lisesi hazırlığı yeni bitirmiştim yanlış anımsamıyorsam. Bozulmuş olan karavanlarını tamir ettirmek için yoldaki ilk kasabada duran yaşlı Alman çiftin ne dediklerini anlamayan tamirci, İngilizce biliyorum diye beni çağırtmıştı. O vakit hayran kalmıştım karavan mevzusuna. Yıllar yılları kovaladı, bu yaz bize de Alman turist olma yolu gözüktü. Mevzu karmaşık. Bir yanı az da olsa aşina olduğumuz kampçılık kültürü, öte yanı karavanın kendisi. Nereden, nasıl kiralanır? Nerede kalınır? Elektriği, suyu, tuvaleti, banyosu, ocağı, hepsi ayrı bir dünya. Oğuz cesaretlendirdi beni. Oturup güzel bir rota çizdik. Braunschweig'dan çıkıp Amsterdam, Zeeland, Brugge, Paris, Lüxemburg ve Götingen üzerinden dönüş. İş yerinden yılların karavancısı arkadaşım Olaf'ın çok desteğini gördük. Rotayı belirlerken, kampinglerine karar verirken, karavan tipini seçerken hep fikrini aldım. Kimyasal tuvalet ne ola ki? Buzdolabı gazla çalışıyor derken? Gri su mu, o da nesi? Ben sordum o anlattı.
Teori bir çırpıda bitti, bir sabah Oğuz'la kendimizi Harms oto kiralamanın önünde bulduk. Meret beklediğimizden de büyüktü. Alman disiplini ile yaklaşık 2 saat bize karavancılığa giriş dersi verdiler. Şaka değil, birer birer karavan tüm özelliklerini ve nasıl kullanmamız gerektiğini anlattıktan sonra, bize her şeyi tas tamam ve çalışır bir şekilde teslim aldığımızı anlatan bir kağıt imzalatıp, karavanımızla baş başa bıraktılar. İlk 10 saniye bu 3.5 ton aleti ilk kim kullanıp eve götürecek diye birbirimize baktıktan sonra, Oğuz cengaverce bu sorumluluğu aldı. İlk yurt dışında araç kullanma deneyimi beklediğinden çok daha eğlenceli geçti. Usul usul eve yanaştık. Eşyaları yükleyip düştük yollara. Sonrası bolca deneyim oldu. İlk yarım saat sonunda 100km/s üstünde gidilemeyeceğini öğrendik. Meret hızlandıkça çok gürültü yapıyor. Ama uygun hızda gemi gibi arkadaş. O ne keyif öyle! Önü ayrı, arkası ayrı keyifli. İlk gece (ilk fotograf) bazı arkadaşlar fırtınada suya uçma endişesi ile uydular. Ama sabahlar kamp yerleri insana nasıl bir enerji veriyor. Herkesle birlikte güne başlaman ne güzel! İkinci gün hava 10 dereceye düşünce karavanın ısıtma sisteminin arızalı olduğunu keşfettik. Teslim alırken hava 30 derece olduğu için dikkat etmemiştik. Allahtan güneye inince gerek kalmadı. En güzelinden, vasatına, her çeşit kamp yeri gördük. Genel kanım internetteki görüşlerin yol gösterici olduğu yönünde. Amsterdam icin Camping het Rietveen'i, Paris için Camping le bleau Village'yi, Lüxemburg için de Camping Alzingen'i öneririm. Hepsinin yerleri de tesisleri de güzeldi. Lille'de, piyangodan kaldığımız Camping du Grant Sart'ı ise tavsiye etmem. Biz gecelemek için kaldık. Sabahında da hemen yola düştük. Oldukça bakımsız bir tesis. Toplam bir haftada 2500km yol yaptık. Enfes şehirler gezdik, harika manzaralar geçtik. Ama en keyiflisi sabahları karavanda yaptığımız kahvaltılardı. Bir sonraki karavan maceramızı iple çekiyoruz. Niyetli olanlara şiddetle tavsiye edilir.
Cumartesi, Ekim 19, 2013
District 9, Geç kalmış bir yazı
Geç kalmış, tam 4 sene gecikmiş olan bir işi yaptım dün. District 9'u seyrettim. Film ne kadar güzelmiş! Belgelsel formatındaki anlatım, baş rol oyuncusu Sharlto Copley'in performansı, dijital yaratımların başarısı ve hepsinin üstüne ince ince Afrika ırk ayrımcılığı tarihine göndermeler. İnsanın en büyük korkusu ötekileştirdiğine dönüşmek, filmde ötekine, yaratığa dönüştükçe insanlaşan Wikus. Siz de benim gibi yıllardır seyretmediyseniz, beklemeyin, bir fırsatını yakalayıp seyredin!
Salı, Eylül 10, 2013
XBMC ile geç kalmış bir tanışma
2009 yılında evlenmeden hemen önce almıştım Asus marka ev sinaması bilgisayarımızı (HTPC - Home Theater PC). Sonrasında Apple TV felan da aldık ama bir türlü kendisinden vazgeçemedik. Nitekim Almanya'ya taşınırken de çantamıza attığımız gibi getirdik. Kıymetli derken aman yanlış anlaşılmasın, paraca değil. Kendisini evlilik arefesinde biriken puanlarla edinmiştik. Üzerinde 900MHz Celeron işlemci, 1GB Ram, 80GB da disk var ama insan televizyonuna bilgisayar bağlı olmasına bir güzel alışıyor. Yıllar geçtikçe beklenen oldu, XP güncellemeleri, browser güncellemeleri, flash güncellemeleri derken 8tracks'den müzik dinlerken yeni bir tab açamaz olduk. Almanya yolculuğu öncesi ailenin bilgisayarcı erkekleri üstüne çöreklenip upgrade'e kalkıştık fakat neçar, ASUS bizim gibi üç çapulcuya pabuç bırakmadı ve hevesimiz kursağımızda kaldı. Öyle paketlemişler ki mereti zor topladık.
Ben de bu hafta sonu ne zamandır aklımdakini yaptım ve üstüne lubuntu kurdum. Sistem rahata erdi. Chrome canavar gibi çalışmaya başladı. Bende başladı bir karın ağrısı. Almanya'daki internet sağlayıcımız 1und1'ın verdiği modem sayesinde eve sonunda bir NAS (Network Attached Storage) kurmuşum, içinde her format müzik, video, resim var. Ne yapsam da sistemi yormadan şöyle en hafifinden her codec'i olan, UPnP (Universal Plug and Play) destekleyen bir yazılım bulsam derken işyerindeki gruptan arkadaşlar XBMC önerdiler. Ben nedense yıllardır bir soğuktum kendisine. Pek yanılmışım. Kolayca kuruldu, tüm codec'ler tas tamam, kullancı arayüzü cok güzel, pluginler kullanışlı. İki gündür NAS üzerinden flac dinleyip, üstüne radyo çalıp sonrasında bir divx açıp altyazıları online indiriyorum. Yapanların ellerine sağlık...
Pazartesi, Ağustos 19, 2013
Başka Bir Ülkeye Taşınmak
Mayıs ayının sonlarında ateş bacayı sardı. Almanya'da havacılık ve uzay alanındaki devlerden birinde bir pozisyon almış olmanın heyecanı bir yanda, öte yanda ise nasıl olacak da 1 Agustos'ta işe başlayabileceğim kaygısı vardı. Bugün, işe başlamamın üzerinden 10 gün geçmiş ve en son bu sabah evdeki son kartonlardan da kurtulmuş olarak, şunu söyleyebilirim ki; bu taşınma işi ilk düşündüğümüzden çok daha meşakkatli bir şeymiş. O kadar çok iş çıkıyor ki birbiri arkasına, klasik proje yönetimi teknikleri işlemez oluyor. Yok efendim o adım şuna bağlıymış, şunu şu zamana yetiştiremezsek biteriz. Bunlar tamamen kifayetsiz.
Temmuz'un son haftası "Mission Impossible" ile Ankara-Hannover uçuşumuzu yaptık. Budget'tan kiraladık diye geldiğimiz arabayı Avis'den Avis fiyatı ile teslim alınca hah dedik başlıyoruz. Kısa ve acısız Braunschweig'a ulaşıp otelimize yerleştik. Otele yerleşirken (3 büyük 2 küçük bavul ile ister istemez) Braunschweig'a taşındığımızı ve ev aradığımızı anlattık. Otelin oda fiyatından hallice apartman dairesi kiralaması biraz içimizi rahatlattı.
Ertesi gün ilk ev randevumuz için güneyde bir mahalleye gittik. Sabah 11 idi yanlış anımsamıyorsam. Türkiye'deyken telefon ile randevu almıştım. Saat 11:15 oldu gelen giden yok, Türkiye telefonlarımızdan aradık elimizdeki numarayı. Karşımızdaki teyze net bir dille "Die Wohnung ist weg!" - Ev gitti! diyerek bizi hüsrana sürükledi. Döndük şehre, ilk iş bir cep telefonu hattı almak oldu. Dersimize çalışmıştık, Türkler için satılan Ay Yıldız hattını bulmuştuk. Sonra da çok anlıyormuş gibi bir Brauschweiger Zeitung aldık. Sağolsun Nilay hocam iyi öğretmiş, ev ilanlarını anladık. Gözümüze kestirdiklerimizi aramaya başladık. Sadece bir tanesi İngilizce konuşuyordu ve sadece ondan ertesi güne randevu almayı başardık.
Öğleden sonra soluğu işyerimde aldık. Bir yandan evrakları teslim ettik, bir yandan da bundan sonra ne yapmamız gerekiyor diye ardı arkasını bir sürü soru sorduk İnsan Kaynaklarına. Sonuç olarak anladık ki ev tutmadan hiç birşey olmuyor. Sonra yabancılar dairesi, banka, sigorta, vergi dairesi diye gidiyor. Sonrasında Simulasyon Merkezine ekiple tanışmaya gittik. Birer kahve, biraz sohbet, sonrasında Simülatörler ile bir hoş geldin turu attık. A320'yi güzel güzel indirebildim fakat helikopteri yerden yere vurdum. Rabiş ise şaşkınlık içindeydi.
O akşam aynı enstitüde bir kaç senedir çalışan Mehmet ile buluştuk. Mehmet de bize burada kiracının ev değil, ev sahibinin kiracı seçtiğini söyledi. Ertesi sabah ütülü cicilerimizi giyip, işyerinden yeni aldığım personel kimliğimle çıktık müstakbel ev sahibimizin önüne. İşte o an şansımızın döndüğünü anladık. Ev sahiplerimiz yıllarca farklı ülkelerde yaşamış, üs düzey yöneticilikten emekli şirin mi şirin insanlar. Bu 1500lerden kalma binayı satın alıp renove etmişler, kiralıyorlar. Evi çok beğendik, zannedersem ev sahiplerimiz de bizi beğendi ve biz o akşam kontratımızı yapmıştık. Kontrat şerefine ev sahiplerimiz bize yemek ısmarladılar. Eksiğimizi gediğimizi sorup, Ikea'dan eşyalar gelene kadar uyumamız için şişme yatak vermeye karar verdiler.
Yabancılar dairesi pürüzsüz geçti. Sağlık sigortamızı yaptırdık, banka hesabımızı açtırdık. 1und1'de internetimizi aldık. Bu sırada kah İngilizce kah Almaca kah tarzanca olmadı Türkçe işimizi halletik. Sonrasında Ikea mesaimiz başladı. Ne gidip geldik arkadaş! Sonunda alacaklarımızı seçtik, araba ile taşıyabileceğimiz ilk grup için kasaya yanaştık. Şok şok şok! Kredi kartı geçmiyor! Nasıl yapacağız diye sordum, atm'yi gösterdiler. Girip nakit çekip ellerine saydık. Sonra da bu alışkanlığımız sürdü. Almanlar kazanmadıkları parayı harcamıyor. Nasıl bir mali disiplindir bu? Media Markt, Saturn'den Edeka gibi küçük süpermarketlere kadar herkes nakit çalışıyor.
Sonrası bol bol vida sıkmaca. Burda hakikaten iş gücü pahalı herhalde. Kendi işini yapmak pek moda. Yatak odası için 100 Avroya aldığımız halıyı döşemek için 50 Avro isteyince çok şaşırdım. İş yerindekiler hemen uyardılar herkes kendi halısını kendisi döşer diye. Youtube sağ olsun. Biz de döşedik.
Tavsiyelere uyarak bisiklet almaya bit pazarına gittik. Şansın bize güldüğü bir andı, Doğu Almanyanın ünlü bisiklet markası Diamant tarafından yapılmış, tam anlamı ile "vintage" bir bisiklet denk geldi. Pazarlıklar ile 40 Avroya anlaştık. Sonradan seri numarasından takip ederek 1985 yapımı olduğunu keşfettiğim bisikletimle 4 gün işe gidebildim. Sonra ilk ağır arızasını verdi. Şu sıralar yeni (yep yeni) bisikletlerimizi aldık, gelmelerini bekliyoruz. Diamant da bir proje haline geldi ve tamir edilmeyi bekliyor. Bu proje için bol bol youtube izleyip, kitap okuyorum. Tamir maceramdan eminim başka bir blog yazısı çıkacaktır.
Eve yerleştik, Türk marketlerini keşfedip çaydanlığımızı, beyaz peynir ve sele zeytinimizi aldık. Mahallemizin güzel fırınlarını keşfetmeye başladık. Haftada iki evin dibinde kurulan pazarı ziyarete de başladık. İşler rutine girdikçe taşınma işinin artık tamamlandığını hissediyoruz. Tam bu anda işte olanları bloga yazmanın zamanıdır dedim.
Cumartesi, Haziran 29, 2013
Niçin müzeler hayatımızın parçası değil?
Dün CER Modern'e attığım e-postayı paylaşmak istiyorum!
Merhabalar,
Merhabalar,
Ben Umut Durak. Bugun CER Modernde yasadigim ve uzuldugum ama gercekten uzuldugum bir durumu sizinle paylasmak icin bu maili yaziyorum. Saat sularinda esimi 15 dakilalik bir isi icin adliyeye birakinca, gun ortasinda kahvemi Cer'de iceyim diye muzeye geldim. Cok keyifli de oldu.Felekten bir CER caldim diye sevincle cikarken, kapidaki amca israrla benden park parasi isteyince olay patlak verdi. Ben gayri iytiyari amcacim ben cafeye bir kahve icmeye geldim dedim, Olmaz arkadas, git ozaman fis getir dedi. Cafeye donunce, beyfendi 50 liralik yemezseniz otopark fisi veremeyiz dediler.
Cok sasirdim! CERin otoparktan gelen paraya mi ihtiyaci var? CER Buyuksehir Belediyesini gibi otopark ihalesi mi yapiyor? CER yoksa otoparka 6+ TL verebilenlere mi sanat sunuyor? Otopark fisi kesen amcanin CER imaji ile uyumu bir performans gosterisi mi? Yoksa zaten Modern Sanat bendeniz gibi oglen kahvesine arabasi ile gelebilen, Divan'in fiyatlarini odeyebilen, otopark parasinin ustunu bahsis birakan elitin mi harci?
Lutfen bu serzenisimi haksiz buluyorsaniz, yurt disinda insanin muze ile iliskisini gozlemlediginizde imrenmeyin! Bir an bu maili animsayin ve lutfen o an biz neyi daha iyi yapabiliriz diye bir an dusunun. Biz nicin "modern" degiliz diye sorun? Gezi'yi dusunun. Yeniyi, yeni beklentileri dusunun. Neyi Moma'dan Tate Modern'den daha iyi yapabilirizi kurun. Sizi kohne devlet, rantci belediye ve beyaz elitden ayirani lutfen biz takipcilirinize hissettitin.
Iyi gunler...
Cumartesi, Mayıs 25, 2013
Ta ta ta tan!
Evet evet, çok uzun zamandır maruz kaldığımız o ünlü reklamdan bahsediyorum. Vatan, ta ta ta tan! Son bir haftadır beni dumurdan dumura koşturuyor. Okumadan gittim, hata ettim! Bana kalırsa çok sıradan bir problemdi. Yeni aldığım dizüstü bilgisayar HDMI çıkışını, sadece VGA girişi olan eski monitörüm ile kullanmak istiyordum. Öneri bir HDMI-DVI kablo ve bir adet DVI-VGA dönüştürücüsü almaktı. Ben de pek sorgulamadan aldım. Çalışmadı! Okudum öğrendim ki, o iş öyle olmuyormuş. Hay aksi dedim. Nette önerilen adaptörün Vatan'da olduğunu görünce bir yandan yanlış yönlendirmelerine kızarken, bir yandan da elimdekileri geri verir doğrusunu alırım diye sevindim. Bir akşam iş çıkışı güle oynaya müşteri hizmetlerini buldum. Haşa, bizde satılan mal, müşterinin burnundan getirmeden geri alınmaz! Hatta mümkün ise geri alınmaz. 10 TL'lik DVI-VGA dönüştürücüsünü geri alırken, 20 TL'lik HDMI-DVI kabloyu pinlerinden biri içine kaçmış diye geri almadılar. Oldukça sinirlendim! Geri getirilen malı yenisi gibi satmak zorundalar mı canım. Her üründe, en azından ürün kategorisinde geri getirme oranlarını belirleyemiyorlar mı? Geri gelenleri "Açık Kutu" olarak sattıklarındaki mali kayıplarını bilmiyorlar mı? Bunu niçin efendi gibi birim fiyatlara yansıtmıyorlar. İki ihtimal vardı. İkisi de birbirinden kötüydü. Bu söylediğim işleri yapmak için veri falan toplayamıyorlar, bakkal misali Türkiye'nin en büyük teknoloji marketini işletip, kanuni haklarımıza rağmen biz müşterilerini her türlü kötü deneyime müstahak görüyorlardı. Diğer ihtimal ise köylü kurnazlığı ile, geri dönüş maliyetleri hesaplayıp birim maliyetlere yansıtmalarına rağmenö yolunacak tavuktan yani biz müşterilerden ne koparsalar kardı. Bugün bu iki ihtimalin ikincisini kesin olarak eledim. 30. yılını kutlayan bu güzide teknoloji marketimiz 30. senesinin şerefine %30 indirim yapmış. Geri koparabildiğim 10 TL iade fişimle 60 TL değerindeki doğru adaptörü hazır da indirim varken almaya gittim. Yahu indirim niçin yapılır? Mal satmak için! Öyle değil mi? Kurgulanan süreç o kadar yanlış mühendislenmiş ki, inanılmaz. Stantlardaki elemanlar önce adınızı ve soyadınızı ve ürününüzü sisteme giriyor. İndirim nedeni ile normalden biraz daha kalabalık olan mağazada bilgi sistemi yükü kaldıramaz olununca stantta 10 dakika kadar bekliyorsunuz. Sonra stanttaki eleman elinde ürünle sizinle birlikte kasaya geliyor. Ürünü kasaya bırakıyor. Ortalıkta sürekli kasaya gidip gelen stant görevlileri var. Niçin? Niçin her parça ürün için?Siz ise sırada kağnıdan yavaş ilerleyen sıranın gelmesini bekliyorsunuz. İnanmazsınız Sögütözü şubesinin iki katındaki iki kasasında 10 ila 15 kişilik sıralar vardı ve üç dört kasa çalışmasına rağmen ortalama kuyruk zamanı yarım saatin üstündeydi. Ne diyeyim? Şaşırdım. Bu beceriksizlik ile bu kadar para kazanılan durumda bir şeyler yanlış değil mi?
Pazar, Ocak 06, 2013
New York Üçlemesi
Yılbaşının dört günlük tatiline yakışır ne okusam diye kütüphaneye bakarken, elim Paul Auster'in New York Üçlemesi'ne gitti. Cam Kent o kadar güzel ilerledi ki, hikaye kimin üstüne kalacaktı? Baba Stillman, Oğul Stillman, Bayan Stillman, Quinn, Henry Dark, Max Work, William Wilson derken, Auster'in evinde yapılan Don Quixote ve Cervantes sohbeti, hem hikayeyi, hem de beni açtı. Son bölümde kendini boş odaya kapattığında yiyecek bırakanı bir türlü göremeyince, karakterler gene birbirine karıştı. Quinn Auster'in yansıması ise Stillman'lar hiç yok muydu? O halde köprüden atlayan kimdi? Odaya kapandığında Quinn bu sefer oğul Stillman'ın mı yansıması oldu? Auster ise babanın mı? Yoksa bunların hepsi Auster'in kafasının içinde mi oldu? Kendinden bir Don Quixote mu yarattı? Quinn bu durumda Sancho Panza mı yoksa Cervantes mi? Kırmızı defter öte yandan hikayede başrol değilse bile en iyi yardımcı oyuncuya adaydı. Nedir bu defter takıntısı? Kafamda bu sorularla Hayaletler'e başladım. Şu ara Bay Mavi ile Bay Siyah'ı gözlemekteyiz. Bu Pazar sabahı Brooklyn Heights'da uyandık. Bay Siyah'ın arkasından biraz önce Brooklyn Köprüsü'nü geçtik. Devamını heyecanla okuyorum...
Cuma, Aralık 21, 2012
Gideros Mobile
Gideros Mobile geliştirenlerin kelimeleri ile sizin kolayca Android ve iOS işletim sistemleri için oyun geliştirmenizi sağlayan bir araç. GATE 541 dersinde bu dönemki öğrencilerimden Umut Demirel benzer bir mottosu olan Corona isimli araç ile Burp the Game isimli iPhone oyununu geliştirip yayınladığında bu yana Lua Oyun Motoru olarak anılan araçlar gündemimize oturmuştu. Gidersos'u ne zamandır kulağıma çalınmış olmasına rağmen, iş yerinden Ebru <> diyene kadar Atılım ve Deniz ile tanışmak aklımda yoktu. Aynı gece Atılım'a mail attım. Dersten bahsedip, uygun bir durum olur ise derse katılmalarının harika olacağını, kendileri ile tanışmaya çok mutlu olacağımızı anlattım. Çok sıcak karşıladılar. Şansımız da yaver gidip program, Ankara'da planladıkları diğer işlerle birleşiverdi. Bir hafta sonra Enformatik Enstitüsü Bilgisayar Labında bir avuç oyun geliştirici ve daha şimdiden dünya çapında inanılması güç başarılara imza atan Gideros'un yaratıcıları buluştuk.
Sıcak ve samimi bir havada güzel bir seminer yaptık. Deniz Gideros'un hikayesini anlattı. Nasıl mobil oyun moturu yazmaya karar verdiklerini, nasıl bir süreçten geçtiklerini anlattı. Sonrasında Atılım ortamı tanıttı. Öncesinde örneklere göz atmış, bir kaç örnek de yazmıştım. Hakikaten sadece dile kolay değil, geliştirmesi de kolay bir ortamdı Gideros. Hiçe yakın Lua tecrübem ile bir gecede rahatça adapte olabilmiştim. Atılım'ın sunumu da tam bunu anlattı. Kolayca nasıl mobil oyun yazarsınız? Gerçek zamanlı olarak mobil cihazınızda sonucu nasıl görürsünüz? Oyununuza fiziği, ağ yeteneğini nasıl eklersiniz? Gideros ile animasyon nasıl yaparsınız? derken dakikalar aktı gitti.
Son söz olarak diyorum ki, eli kod tutan, nasıl kolay mobil oyun yazarım diyen, illa ki bakmalı, tanışmalı Gideros ile. Ve buradan Atılım ve Deniz'e bir daha teşekkür ediyorum.
Pazar, Kasım 04, 2012
Yavru vatana güzelleme
Ters başladı bizim de yavru vatan gezimiz. Yaz tatilinde güneş görmedim diye o kadar yakındım ki Rabik beni Fas'a götürmeye bile razıydı. Güvenliktir, kolaylıktır derken kendimizi Kıbrıs için uçak bileti alırken bulduk. ODTÜ KKK Misafirhanesinde yerimizi ayırttık, arkadaş tavsiyesi ile Başpınar'dan arabamızı ayrıttık. Derken bayram tatili geldi. Sabahında bir dolgu, bir kanal tedavisi, üstüne Pegasusun çaysız kahvesiz züğürt uçuşu ile Ercan'a akşam karanlığında indik. Umut Durak yazılı tabelası ile Başpınar'ın çalışanı karşıladı bizi. Ford Fiestamızın anahtarını verirken dönüşte arabayı buraya bırakın, anahtarı da paspasın altına bırakın diyince biz pek anlamamıştık. Sağdan direksiyona oturur oturmaz başka bir ülkede olduğumuzu hemen kavradık. Endişe ve korku dolu ilk yarım saat sonrasında şaşkınlık içinde yıllardır çok çekindiğim bu sağdan direksiyon mevzusunun ne kadar da kolay olduğunu anlatıp durdum.
Yıllardır Kıbrıs bizi bir türlü çekmezdi. Ne vardı ki adada, bol yıldızlı oteller ve bol bol kumarhane. Bunlardan bize ne? Derken ODTÜ KKK açıldı. Giden gelenden güzel şeyler duymaya başlamıştık ama gene de büyük beklentilerimiz yoktu. Güzel bir plaj bulalım, bol dinlenelim, daha ne olsun? Kampüs ve misafirhane beklentilerimizin çok üstündeydi. Sıfırdan şahane bir kampüs inşa etmişler. İlk gece biraz etrafta yürüdük. Yurt kantinlerinden birinde çay içip meraklı gözlerle etrafı süzdük. Ertesi sabah en yakın kasabaya, Güzelyurt'a attık kendimizi. Gazeteciyle ayak üstü sohbet ettik. Hoş şive ile ilk orada tanıştık. Derviş Zaim'in Çamur filminde fırlamış cümleler bize denize girmek ve kafa dinlemek için Yeşilırmak köyünü önerdi. Adanın kuzey sahilinde Rum sınırının yanı başına yarım saatte ulaştık. Yolda Lefke'nin narenciye bahçeleri bize güzel bir tatili müjdeler gibiydiler. Yeşilırmak'ta ufak bir sahil restoranında denize kavuştuk. Yanında hellimli tosta ve şeftali kebabına da. Öğleden sonra hava bozunca biraz huysuzlandık. Kasıma ramak kala öğlenleri iki üç saat pilaj keyfine şükretmeyi zamanla öğrendik.
Akşamları Kıbrıs okumaya koyulduk. Gitmezden evvel arkadaşlardan kulağımıza çalınan kelimeleri arayarak başlayan okumalar sayesinde etrafı tanımaya başladık. Ertesi gün hedefimiz Glapsidesti. Adayı kuzeyden güneye katettik. Magusa'nın uçsuz bucaksız sahili bizi bizden aldı. Bu güzelliği paylaştığımız insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Yılın yorgunluğu kuş olmuş uçuyordu omuzlarımızdan. Öğleden sonra etrafı keşfe çıktık. Eski Maraş kıyılarında dolandık. Yeni Magusa'da yemek yedik. Kale içini bulmamız zaman aldı. Hava kararmış, biz yorulmuştuk ama Venedik harabeleri ile Lala Mustafa Paşa camisi arasında kalan meydanda oturup kahvelerimizi içerken bir daha geri geleceğimizi biliyorduk.
Bisiklet kiralayabileceğimizi gitmeden öğrenmiştik. Anlatmadan olmaz. Ada İngiliz etkisi baki. Her yer İngiliz turist ve hatta adaya yerleşmiş İngilizler var. İngiltere'ye yerleşmiş adalı da çok ama gelmek istediğim yer ayrı. Ada da ihtiyaca göre şekillenmiş. Geçitköy'den Nick isimli bir amcadan Marin marka, gayet şahene durumda bisikletlerimizi kiraladık. Amca bize bir de işaretli patikaların haritasını verdi. iPhonenunuz olduğunu söyleseydiniz evden gpx dosyalarını getirirdim diye de çıkıştı. Keşke getirseymişiz, yolu çıkaramayınca, kondisyon da bizi yarıda bırakınca dönüverdik asvalt yola. Yağmurun ve bacakların izin verdiği ölçüde kıyıdan kıyıdan bir bisiklet turu yaptık. Anladık ki isteyene Kıbrıs bisiklet cenneti. Manzara şahene, yollar sakin. Kaliteli bisiklet kiralamak mümkün. Daha ne olsun!
Sonra Escape plajını keşfettik. Yazları binin üstünde insanın geldiği. Ekim sonunda ise ancak kırk elli kişiye hizmet veren güzel mekan. Yemekleri güzel, denizi güzel, yeri güzel. Derken kalan günler önce Escape, deniz, kum, güneş sonra Kıbrısı keşfetmece şekline dönüştü. Girne Bellapais Manastırı ile, Niyazi'nin tadına doyum olmayan kebapları, ortaçağdan fırlamış limanı, Kıbrıs Evinde yerel yemekleri, Hilarion kalesi ile bizi çok mutlu etti. İnsanlar hep güleryüzlüydü. Şive ve İngilizlerden kalan kalıplar bize oldukça değişik geldi. Bellapais'den Hilarion'a ne kadar zamanda gideriz diye sorduğumuz amca nın, 'üç çeyrek sürer' cevabı çok hoştu. Ara ara, yaşanır burada bile dedik. Ama yazın kesin çok sıcak oluyordur.
Lefkoşa hepsinden başkaydı. Tam bir kültür yumağı gibiydi. Türkü, Rumu, Arabı, İtalyanı, İngilizi sanki hepsi oradaydı. Her köşede hepsinden birer parça. Binalar her çeşit, insanlar bin çeşit. Uzun uzun zaman geçiremedik ama aklım kalmadı desem yalan olur. Bol güneşli günler boyu fotograf çekilesi bir kent Lefkoşa. Sınırı, sokakları, restoranları, dükkanları, hanları ve ibadethaneleri ile.
Sözün kısası Kıbrıs'ı bir haftaya ve bir blog yazısına sığdıramak çok zor. Sandığımızın aksine, çok sevdik. Gene gideceğiz. Gitmediyseniz, siz de bir şans verin derim.
Cumartesi, Ağustos 18, 2012
İzmir'in dağlarında çiçekler açar
Ankara'nın taşına bak. Marşlarda anlatılan bir yaşam tarzımız var. İnanılmaz! Geçen haftasonu Özlem'in düğünü için İzmir'deydik. Hem düğün sahipleri ile biraz vakit geçirmek, hem de İzmir'in keyfini çıkarmak için Cumartesiden düştük yollara. Dört ayak üstüne düştüğümüzü Bostanlı iskelede Havaştan indiğimizde farkettik. Hakimevi, Altinbalik (düğün mekanı) ve Kamil Koç (dönüş için) hepsi görüş mesafesinde idi. Vapurla Pasaporta geçtik. Alsancakta turladık. Sevinç pastanesinde soluklandık. Döndük Karşıyaka çarşıyı dolandık. Akşamına önce Karşıyaka sahilde Danteye oturduk. İskele üstünde akşam keyfi. Sonrasında Bonstalı sahile, insana karıştık. Aldık bir avuç çiğdem, gece yarısına kadar bir bankta çitledik. Herkes dışardaydı. Sandelyesini masasını kapan sahile koşmuş. Balık tutan, tavla oynayan, koşan, bisiklete binen. Pazar sabah eczane bahanesi ile Bostanlıyı dolandım. Dükkanlar açılmış, beton sulanmış, havada taze bir deniz kokusu var. Kahveler kadınlı erkekli, gazeteye dalmış insan dolu. İnsanların öğlenleri 40 dereceyi bulan kavurucu sıcağa rağmen dışarıda yaşayası var. Yanlış anlaşılmasın. Ankara sevenler cemiyeti üyesiyimdir. Onbeş seneyi devirdim bu kentte. Burada öğrendim, burada çalıştım. Okul çevresi, iş çevresi, hepsi bu kentte. Ankara insanla güzeldir. İnsanı güzeldir. En çok bana benzeyen insanlarla çevrili olmayı sevdim. Beş mühendisle milyalar kazanan fabrikalar değil, beş yüz mühendisle ayakta kalmaya çalışan kurumlarda çalışmayı sevdim. Her hafta koşarak okula gitmeyi de. Bir de Kaleyi, Eymiri, Tunalıyı, Mülkiyelileri ve ODTÜ Doyurucuyu. Bizde de bu kadar var. İzmir'de kontrastı farkedince üzülüyor insan. Alışveriş merkezinde yürüyoruz, taşa bakıyoruz. Evlerde buluşup taşa bakıyoruz. İş yerinde taşa bakıyoruz. Rabişle biz en şanslı Ankaralılardanız. Balkonumuzdan ormana bakıyoruz. Ama genelde herkes gibi biz de Ankara'nın taşına bakıyoruz. Dışarıya dönük bir yaşamı özlüyoruz. Yaşamını, kahveleri, manavı, kasabı, parkları, restoranları, insanı dışarıda olan bir kent istiyoruz. Bulamadıkça da ruhumuz hep göçebe.
Cumartesi, Ağustos 04, 2012
Kuzeyin Atina'sına Selamlar
Nasıl karar verdiğimizi çok hatırlamıyorum. Biriken THY millerimizle nereye gitsek sohbeti yapıyorduk. Önce Los Angeles, sonra New York falan konuşuyorken bir farkettim ki telefonda Edinburg için rezervasyon yapıyorum. Hem şehir güzel olsun, hem de doğa sporu yapabilme şansımız olsun istiyorduk. Tatilde illa ki kasaba şehir olsun istiyoruz. İki kafede oturalım, bir kaç restoran deneyelim, geleni geçeni seyredelim, güzel oluyor. Ama madem deniz giremeyeceğiz o vakit bisiklete binelim, dağa taşa tur yapalım. Edinburgh bu isteklerimizin hepsini bir paket olarak bize sunuyordu. Puanlarımız business için de yeterli olunca biletlerimizi business aldık. Üstüne deneyim olsun, heryerde bahsi geçiyor, kalacak yerimizi airbnb.com'dan yaptık. Bunlar da geziye ayrı muhabbetler kattı.
Cumartesi çıktık yola. Yolda bir hörmet, bir hörmet. Rabiş bu sınıfsal durumdan bir yandan şikayet edip bır yadan geleni götürdü. İner inmez airbnb'den bize odasını kiralayan ev sahibimizin önerisi ile 35 numaraya atlayıp şehre doğru yola çıktık. Ağzımız açık sağa sola baka baka Leith'e geldik. Otobüsten iner inmez dakika bir eziliyordum. Normal! Evle ve ev sahibimizle tanıştık. Akşamüstü çayı içimek için önerilerini alıp vurduk kendimizi Edinburgh'a. Şehrin ortaçağ portresi bizi tam anlamı ile büyüledi. İnanamadık gözlerimize, ilk günden itibaren eski kentin eski sokaklarında kaybettik kendimizi. Akşam üstü çayımızı Eteaket isimli bir çay evinde içtik. Bundan sonraki her gün de bir akşamüstü çayı içecek yer bulduk kendimize. Yanına da illa ki kek pasta. Favorilerimiz Eteaket ve Mimi's oldu.
Edinburgh festivaller kenti. Asıl festival, Fringe'den bir önceki haftaya denk geldi gezimiz. Jazz festivali vardı bizim orda olduğumuz sürece. Kaçırmadık tabi. Pazar gün boyu karnavala katıldık. Bir Mardi Grass olmasa da saatlerimiz açıhavada onlarca grubu dinleyerek geçti. Kale, eski şehir, yeni şehir Pazartesi adım adım gezdik. Bardaktan boşanan yağmur gün boyu adada olduğumuzu bize hiç unutturmadı. Salı günü için Scottline Tours'dan bir Highlands turu satın aldık. Sabahın erkan saatlerinde başlayan tur bizi tüm kuzeyi dolaştırdı. Yetmişine merdiven dayamış İskoç rehberimiz 12 saat süren yolculuk boyunca dakika susmadı. O komik lehçesi yüzünden dediklerinin yarısını anlamadık. Arada beş dakka dalmışım. Rabiş hemen uyandırdı. Gezmeye para verdik, nasıl uyursun diye! Yaylalar muhteşemdi. Loch Ness'te bir baştan bir başa tekne turu aldık. İçinde canavar olan en ünlü gölü, Anadolu Lisesi günlerimizi anarak geçtik. Tanıştığımız Hollandalı çiften seneye İzlanda'ya gidin. 'Orası da muhteşem!' önerileri aldık.
Çarşama bisiklet kiraladık. Nette sürekli karşımıza çıkan, ev sahibemizin ısrarla tavsiye ettiği, eve bir adım Leith Cycle Co'dan çok memnun kaldık. Çarşamba Musslebrough'ya kadar kısa bir tur planlamama rağmen, bisikletçinin önerileri ve Rabiş'in zorlaması ile North Berwick'e kadar 45 km pedal çevirdik. Sonrasında da bisikletlerimiz ile trene atlayıp geri döndük. Akşamına Rabiş'in CIF'den arkadaşı Ruth'ların evine yemeğe gittik. Arka bahçede yapılan barbekü ve İnşaatçı kocası Niel ile yaptığımız sohbet çok keyifliydi. Kızlar düğün fotograflarına bakarkeni biz de Irlanda konusunda muhabbet ettik. Perşembe Arturs Seat'e çıktık. Şehrin ortasındaki bu inanılmaz tepe ve tepeden şehrin görüntüsü muhteşemdi. Akşamına festivalden bir konsere gittik. Büyüyünce Bjork olmaya niyetli bir Norveçli kızı dinledik Jazz festivali için kurdukları panayır alanında. Cuma Water of Leith boyunca pedal çevirmek için kiraladık bisikletlerimizi. Fakat patika boyunca süren inşaatlar keyfimizi kaçırınca vurduk kendimizi deniz kıyısına. Bu sefer de şehrin diğer tarafındaki Cramond kasabasına gittik. Hem kasaba, hem kasabanın kıyısındakı Cramond Adasının manzarası ne kadar doğru bir karar verdiğimizi gösterdi. Dönüşte yağmur yakaladı bizi. Bir güzel ıslattı. Azmimize hayran kaldık. Burnumuzdan akan damlaları üfleye üfleye Water of Leith'in başındaki Mimi'si bulduk. Az önce yağmur yemiş, az kurumuş, sıçanı andıran görüntümüzle İngiliz teyzelerinin beş çaylarına eşlik ettik.
Bisikletin peşine onbeşlerini yeni aşmış veletlerin caz standartlarını çaldıkları bir konser ekledik. Yeteneklerine haran kaldık. Cumayı Hawies'te noktaladık. Ünlü İskoç restoranında yarım saat sıra beklemeyi göze alınca, inanılmaz sıcak bir ortamda birbirinden lezzetli yemeklerinin tadına bakma şansına sahip olduk. Cumartesimizin olayı bir yandan şehrin geri kalanını turlarken, bir yandan da en sevdiğimiz İngiliz markalarına bulaşmaktı. Rabiş için Cath Kidston dükkanını, benim için de Jamies Italian'ı tavaf ettik. Kendimize en güzelinden bir çay takımı aldık. Jamie'nin İtalyan lezzetlerini mideye indirdik. Jamie at Home kitabı ve olimpiyat tişörtü beni benden aldı. Pazar gününe hoşçakal Edinburgh demek kaldı. Hava da güzeldi. Bir orda bir burda dura kalka günü bitirdik.
Pazar, Nisan 08, 2012
Sinemada Buluşma
Cuma gecesi Muhteşem Misafir ile buluşmak üzere sinemaya gittik. Niye misafirlerimizi sinemada ağırlamadığımızı bir daha ve yeniden anımsadık. Arkadaş, bu kadar mı olur? Bitmez mi o reklamlar? Kaç dakika sürer? Kaç defa aynı reklam verilir? Endüstriyel sinema salonlarını yaksak bir cezası var mıdır? Yakanın ellerinden öpsek, buna ne dersiniz? Efendim bizim zamanımızda sinemalarda gösterilen filme bir saygı vardı kısmına hiç girmeyeceğim. Arkadaşım madem iPhone'unlan oynayacaktın, burda ne işin var? Ha o merete bakmadan bir saat geçiremiyorsan, e o halde filmi de onda izle, değil mi ama? Ferzan gene döktürmüş. Film başlarken olan gerginliğim beşinci saniyede çözüldü. İtalya'nı ayrı, İtalya'yı ayrı, Ferzan'ı ayrı seviyoruz ailecek. Bu arada madem o arkadaş telefonu ile oynamakta behis görmüyor filmi seyrederken, biz de şarabımız ve peynirimizi götürseydik. Tam da öyle bir filmdi. Geçenlerde Hugo'yu seyretmiştim. Üstüne çok güzel uydu. Gitmeyen kalmasın. Herkes seyretsin, anlatsın denecek güzel bir film olmuş. Hugo'yu da atlamayın, bu arada.
Pazartesi, Şubat 20, 2012
Tanrı Kent'e yolculuk
Siz de benim gibi seyrettiğiniz filmleri unutanlardan mısınız? Geçen gece Tanrı Kent'i seyredip seyretmediğimize bir türlü karar veremeyince, ilk defa veya yeniden ne farkeder deyip seyre koyulduk. Portekizcenin kendi ritmine filmin ritmi eklenince gözlerinizi bir saniye bile ayıramayacağınız bir film ortaya çıkmış. Sınıfsal gettoda, namı diğer fakir mahallesinde geçen hikaye, Güney Amerika, silah ve uyuşturucu ile harmanlanmış hikaye, siz gerçek olamayacağını düşündüğünüz her anda, size gerçek olduğunu hatırlatmayı biliyor. Bu destansı suç hikayesinin sonunda kreditlerden hemen önce film ile gerçeğin öpüşmesi ile ayağınız yerden kesiliyor. Evet, bu arada filmi seyretmemişim. Anladım, artık IMDB'yi adam gibi kullanmaya başlamanın zamanı geldi de geçiyor.
Cumartesi, Ocak 07, 2012
Instagram-er
Son bir kaç haftadır ailecek sosyal medyayı keşfediyoruz. Şimdi yan sofadan yükselen konuşma baloncuğunda ¨Bir hafta sonunda instagram'a bu kadar zaman ayırmak yeter canım!¨ yazıyor. Önce foursquare ile başlayan ilgimiz bu hafta instagram'a yoğunlaştı. Instagram'ı hemen hemen ilk yayınlandığı haftalarda fark ettim. İlk bakışta twitter'ın resimli olanı gibiydi. Cep telefonunuzla, hatta (sadece) iPhone'unuzla anın fotograflarını çekip, üzerinde bir kaç artistik filtre ile iyileştirme yapıp, çektiğiniz yeri işaretleyip bir başlık ekleyip yayınlamaya yarayan bir uygulama olarak algılanıyordu. Ben de uzun süre bir nevi micro foto blog olarak kullanmayı sürdürdüm. Fakat fotografları beğenme ve altına yorum bırakma, fotografçıyı takip etme özellikleri zaman içinde uygulamayı mobile bir deviantart ortamı haline getirdi. En şahane fotograçı kimmiş, en çok kim takip ediliyor, en güzel yorumları kim alıyor derken iş aldı başını gitti. An itibarı ile Rabişin 20 benim ise sadece 10 takipçim olması evde de bir rekabet ortamı gelişmesine sebep olmadı değil. Bu bir yandan fotografın yayılması ve paylaşılması içim harika iken öte yandan iyi (ve taptaze) fotografa kolayca ulaşmak için yeri doldurulamaz bir durum. Fotografçılık ağır abilerin afilli ablaların ve sümüklü çocukların sanatı olmaktan çıkıp tıpkı twitter ve blogger artistleri ile yazında, youtube artistleri ile video'da olduğu gibi içinde üretme ve sunma heyecanı olana ulaşmaya başlıyor. Ha diyeceksiniz ki o iPhone denen aracın kaça olduğunu atlamıyor musun? Evet onun da farkındayım ama bu umutlanmam için engel mi?
P.S. Takip etmek isteyenler için instagram kullanıcı adım udurak
Salı, Ocak 03, 2012
Hatay'da yılbaşı
Eylül veya Ekim ayındaydı. Tam da hatırlamıyorum. Bir Pazar günü çalışma odasında internet karşısında çalışıyor gibi yaptığımız anlardan birinde yılbaşına nerede girsek sohbeti başladı. Hemen Anadolujet, Pegasus ve THY siteleri açıldı. Bir o tarafa, bir bu tarafa derken Hatay'a gitmeye karar verdik. Biletlerimizi aldık. Otellere birer birer telefon edip fiyatlarını aldık. 120-230 arasındaki fiyatlardan 150 liralık olan Antik Beyazıt Otelinde yerimizi ayırttık. 170 olan Liwan ve 230 olan Savon otellerinin adlarını aklımızın bir köşesine yazıp yılbaşının gelmesini bekledik.
Sayılı gün çabuk geçti. Günler günleri kovaladı, hanım beyi gagaladı, derken geçen Cuma kendimizi havaalanına doğru araba ile giderken bulduk. Arabamızı yeni açılan Park and Fly garajına bıraktık. Taze Elite Card sahibi olarak kendimizi CIP'ye attık. CIP'nin Anadolujet için paralı olduğunu öğrenince ilk gereksiz 50 liramızı THY'de ezerek tatil psikolojisine hemen adapte olduk. Geceyarısını geçe otelimize ulaştık. Pek tarihi taşra butiği otelimizi beğendik. Ah bizde olsa bu malzeme hayalleri ile uykuya daldık. Sabahın enejisine Hatay kahvaltısının kalorilerini ekleyip düştük yollara. Hatay Valiliği ile büyülenip, Protestastan Klisesi etravında aval aval gezdikten sonra şehre yavaştan ısınmaya başladık. Eski Hatay'ın, en çok da Kurtuluş Caddesinin hastası olduk. Şehri ve kendine ait olan çok özel ruhunu hissetmeye, farketmeye çalıştık. Dar sokaklarında kaybolup, kliselerinde, camilerinde, çarşılarında, pazarlarında vakit geçirdik. Camilerin minarelerine, kiliselerin bahçelerine, insanların sıcaklığına vurulduk. İlk defa ikimiz birlikte birgün Ankara dışında yaşamak istersek bu kent güzel bir seçenek olabilir dedik. Benim gidenin görmeden dönemesi gerekenler listem Hüküment Konağı, Katalik Kilisesi (küçük kapısına aldanmayın, içine girin ve dönüp arkanızı Sarımiye Camii minaresine bakın), Habib-i Neccar Camii (mutlaka bahçesindeki çocuklardan Habib-i Neccar'ın hikayesini dinleyin) ve Kurtuluş Ceddesi (her adımda durup etrafınıza bakın, her adımınızda Antakya'yı biraz daha anlayacaksınız). Samandağı, Vakıflı ve Musa Dağını da dolandık, Harbiyeyi de gördük ama benim tercihim hep şehre dönmek oldu. Liwan'da çay içmek, Savon'da kahve içmek çok keyifliydi. Daha çok kazanmalı, gezilerde daha güzel otellerde kalınmalı dedik bol bol. Savon'u özellikle çok beğendik. Orta avlusu ile iç mekanındaki vakit geçirelebilcek ferah lobisi ile çok hoşumuza gitti.
Yemeğe gelince, arkadaş yok böyle birşey. Antakya yemek için yaşıyor dersek yanlış bir tespit olmaz. Kuzum her kasabında tepsi kebabı, her köşe başında künefeci, üç sokakta bir şahane restoran. Bunlar her Anadolu kentine nasip olmaz. Kahvaltı sonrasındaki ilk eylemimizi uzun çarşıda bir kasapta yaptık. Ellerimizle daldığımız tepsi kebabı bizi bizden aldı. Akşamına Leban Restoranda yılbaşı kutlamasındaydık. Yılbaşı kutlaması dahi olsa onca insana Vedat hocamın taktir ettiği tad ve kalitede mezeler ve ana yemek sunabildiler. Ferfeneyi bir kenara bırakırsak (gece boyu fasıl için çok mu yaşlanmışız ne?), çok keyifli bir gece geçirdik. Pazar günü kahvaltı sonrasında tatlıyı fazla kaçırdık. Önce Kral kapalı zannedip Ferah'da ilk künefeyi boğduk. Sonrasında Kralın açık olduğunu farkedince bir de orda yedik ki bu sonumuz oldu. Sonrası akşam yemeğinde Sveyka'ya nasiboldu. Ankara'da eşi benzeri yok desem bilmem inanır mısınız. Tereyağlı humus, zeytin salatası, saç oruğu, maklube, kiraz kebabı derken kendimizden geçtik. Bence olmazsa olmaz ise zeytin salatası. Çekirdeksiz kırık zeytin, daha ne diyeyim.
Velhasılı Antakya anlatmakla bitecek gibi değil. Gezmeyi seven durmasın, hemen bir gezi ayarlasın. Pişman olmayacaktır....
Cumartesi, Aralık 24, 2011
Günümüzü Şirinledik
İki hafta önce iş için ABD'ye giderken uçakta izlemeyi planlamıştım. Uyuya kalmışım. Dönüşte ise Rio ile Smurfs arasında kalınca Rio'yu seçmiştim. Bugüne kısmetmiş. Sabah kahvaltısında başladık izlemeye. Daha ilk planda, leylek üzerindeki şirinler dallar ve ağaçlar arasında uçuyorlardı, seyrendenler hatırlayacaktır, şirinler aslında daha güzel bir animasyonu haketmiyor mu diye sormaya başladım. Leyleklerin uçuşu, kanatlarının haraketleri hemen Pixar'ın büyülü dünyasından çok uzaklarda olduğumuzu anımsatmaya yetti. Sonrasında gerçek görüntülere giydirilmiş anime karakterler ve ikinci sınıf bir romantik komedi içine atılmış çocukluk kahramanlarımız bizde filme karşı negatif bir his oluşturmaya başladı. Olmamış arkadaşım. Ne işi var şirin babanın, öfkeli şirinin bir Manhattan dairesinde. Ayrıca bir karısı doğurmak üzere olan kozmetik şirketi pazarlama müdürünün şirinler filminde ne işi var. Zorlayarak da olsa filmi bitirdim. Ama yazık olmuş. Şirinler bundan çok daha iyisini kesinlikle hak ediyorlardı. Sırada Tenten var. Bakalım onu neye çevirmişler...
Cumartesi, Ağustos 27, 2011
Nook ve Android üzerine güzelleme
Tatile gitmeden önceydi. Bundan sonraki yazımda uzun uzadıya anlatacağım tatilimizi Almanya, Belçika ve Hollanda'yı içeren bir rotada yapmayı planlayınca anladık ki diğer gezilerimizde olduğu gibi bir küçük Dost kitabı veya bir tane Rough Guide bizi kesmeyecek. Bulduğumuz sayısız pdf kaynaktan yararlanmak için bir e-book reader alma zamanı gelmişti. Bunun yanıda tatilde laptop taşımaktansa e-maillerimize, sosyal medya ihtiyacımıza da cevap verecek bir tablet alsak tadından yenmeyecekti. Ben de ne vakittir bu Android olayına bir merak içindeydim. Acaba iPhone alarak hakikaten etrafında çokça bulunan Android telefon severlerin tattığı hangi zevklerden mahrum kalıyordum? Bu arada tablet teknolojisinin oturmaması, tatilden önce çok para harcamamak adına da bütçemi olabildiğince düşük tutmaya çalışıyordum. Araştırmalar esnasında alt sınırın en az Android 2.2 destekleyen bir cihaz olması gerektiğini keşfetmem çok zaman almadı. Derken 7" Samsung'a karar vermek üzere iken o esnada iş yerinden bir ekibin A.B.D'de olmasını da fırsat bilip sıkı bir kullanıcı kitlesi olan ve tablet için tasarlanmış ilk Android sürümü Honeycomb'a yükseltilebilen Barnes and Noble'ın Nook Color isimli tabletini sipariş ettim.
İlk düşüncem zaten browser ve e-book reader desteği olan orjinal Android 2.2 altyapısı üstüne kurlmuş olan Nook işletim sistemine tatilden dönene kadar dokunmamaktı. Fakat marketinin inanılmaz fakir olması, (İnanılmaz, olsa olsa 100 uygulama ancak vardır) çok pahalı olması, Android markette 3 olanın burda 13 olması, ve beni beklediğini düşündüğüm Honeycomb'un serin sularında yüzmenin dayanılmaz hafifliği ilk hafta sonunda rootlamama yetti. Rootlamak youtube'de anlatıldığı kadar kolay oldu. İmajı indirdim, microsd'ye bastım. Microsd'yi Nook'a takıp reboot edince, Alis harikalar diyarından çıktı.
Ben Android sevmedim! İlk olarak işletim sistemi açık kaynak olsa dahi Türkiye'de yaşayan faniler olarak Marketteki paralı uygulamalara ulaşamadığımız için Market Enabler isimli, bir uygulama kurarak "hacking" işine başlamamız gerekiyor. Hacking bu bir başladınız mı, kim tutar sizi? Market çöp dolu. Yok öyle değil diyeni duymadım. Paralısı, bedavası, programların sizin platformunuzda sorunsuz çalışacağının bir garantisi yok. Sürüm, donanım, çözünürlük derken olay karmaşıklaşmaya başlıyor. Bu arada Market ısrar ediyor, senin Nook'unu ben tablet olarak görmüyorum diye. Ama kuzum sana ne? Ben parasını veriyorsam izin ver istediğim yazılımı satın alabileyim. Derken, forumlarda gezinmeyi, uzun uzun denemeleri, rebootları, reinstalları tecrübe eden kullanıcı dayanıklılık ve tabiri caiz ise ustalık kazanıyor. Google'da uygulama ismi boşluk apk yazdığında paralı programların indirip kurabileceği parasız versiyonlarını bulacağını da öğrendi mi değmeyin keyfine. Torrentlerde binlik paketler halinde sunulan programları ve oyunları saymıyorum bile. Derken geceler geceleri kovalıyor. O bunla çalışmaz, bu şunla. Ben hasbelkader bu işlerden az da olsa anlıyorum. Malum temelde yazılım üreterek hayatımı kazanıyorum ki benim iki haftamı aldı kararlı bir sistemi ayağa kaldırmam. Resmen mühendislik yaptım. Hem de kaç noktada. Sürekli debug halindesiniz. Entellektüel eğlence desen, o da değil. Neyse hala hem açılışta hemde kullanırken bir kaç saatte bir exception (nam-ı diğer hata) yerken ve artık bu iş olmayacak derken, zira iPhone/iOS sever bünye kararlı ortama alışkın, Android sever arkadaşların da telefonların da bu hataları aldıklarını ve önemsemediklerini görünce ben de beklentilerimi buna göre ayarladım. Tatilde kullandık, hala kullanıyoruz. Taşınabilirlik had safhada. İnsan hata mesajlarıyla yaşamaya alışınca kullanımı da seviyor. Fakat tablet alacaklara benim nacizane önerim beklentilerini iyi ayarlamaları, alacakları tabletin fabrika ayarlarında üstünce gelecek uygulamaları ve üretici firmanın marketini değerlendirmeleri, Andorid market ve Android hacking'e bel bağlamamaları yönünde olacaktır. Nvidia Tegra altyapısında iki çekirdekli güçlü ekran kartlı çok şahane donanımlar var, fakat onları destekleyen kararlı uygulama platformları hala eksik. Performansı ve kararlılığı sadece üretici firma garanti edebiliyor. Kendiniz "hack" etmeye kalktığınızda binlerce sayfa forum içinde kayboluyorsunuz. Bunlarla uğraşmayıp, "dark side"ı seçmek, paraya kıyıp bir iPad almak, sürece değil sonuca odaklı kullanıcılar için değerlendirilmesi gereken bir seçenek. İş gücümü maliyetlendirsem, ben eminim, iPad'den daha fazla para harcadım. Tek tesellim Android ile tanışmış olmak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)























