Çok uzun zamandır istiyordum aslında. İki sene kadar önce düşüp iki kolumu birden yaralayınca, eldeki bisikletle arazide fink atmanın çok akıllıca olmadığı ortaya çıkmıştı. Bu arada da onca iş, ihtiyaç ve heves arasında bir türlü de sıra gelmiyordu, ta ki Rabiş olaya el koyana kadar. Kocasına dünyanın en büyük kıyağını yapan karıcım, iş yerindeki altın gününden gelen parayı, "al canım, git kendine en güzelinden bisiklet al" diye bana verince, aldı beni bir heyecan... Corratec, Connandale, Giant derken Marin isimli şahane Amerikan işi markaya karar verdim. Şöyle olabildiğince dengeli, yere yakın, bileşenleri yüksek kalitede, hidrolik disk frenli, amortisörünün traveli uzun, gereksinimlerimi beklentilerimin üzerinde karşılayan ve yüzde yirmi beş indirimle bütçemin içine giren B-17 modelini seçtim. Cuma işten bir saat erken çıkıp koşarak Sıradışı Bisiklet'in yeni dükkanına gittim (aslında gittik, yanımda Argün'ü de götürdüm, o da Giant Terrago 3 aldı). Cumartesi Eymir'de, bugün de Yalıncak'ta bir buçukar saat yeni bisikletlerimizi denedik. Çocuklar gibi şenim anlayacağınız. Yeni bisiklet, yeni heves, ve hatta çok ama çok sağol karıcım...
Pazar, Mart 28, 2010
Pazar şarkıları
1. Sunday Morning - The Velvet Underground
2. Sunday Papers - Joe Jackson
3. Everyday Is Like Sunday - Morrissey
4. Sunday Bloody Sunday - U2
5. Lazing On A Sunday Afternoon - Queen
6. Sunny Sunday - Joni Mitchell
7. Sunday Morning Coming Down - Johnny Cash
8. Lazy Sunday - The Small Faces
9. Sunday - Sonic Youth
10. Sunday - Nick Drake
Grooveshark Link
Pazartesi, Mart 08, 2010
Cumartesi, Şubat 27, 2010
İhtiyar delikanlılar...
Dün akşam Dip Sahne'de Erkin Koray konseri vardı. Mehmet ses etmese, haberimiz de olmazdı hani. Toplandık Ankara tayfası. Dokuzda kapılar açılıyor, aman geç kalmayalım diye saat onda mekanda buluştuk. Erkin babanın sahneye çıkması gece yarısını buldu. Bir de güzel süprizi vardı. Kurtalan Ekspres'in efsane bascısı Ahmet Güvenç'i de getirmişti yanında. İhtiyar delikanlılar iki saatlik aralıksız müzik bir ziyafeti sundular. Sahne performansları parmak ısırtacak cinstendi. Akrebin Gözleri, Şaşkın, Esterabim, Deli Kadın derken bir noktada Erkin Koray Chuck Berry gibi 80'ninde de sahnede olmak istediğini söyleyince büyük bir alkış koptu. Hepimiz onları her daim bu enerjileri ile sahnede görmek istiyorduk.
Pazar, Şubat 21, 2010
Zeytine gel abim...
Bir buçuk aylık bekleme bitti. Ocak ayının başıydı. Kipa'da dalından yeni kopmuş zeytinleri görünce dayanamayıp atmıştım sepete. Laf başı geldi mi, Egeliyim ben, deyip mangalda kül bırakmıyordum ya, buyur işte taze zeytin, hadi Umut göster kendini. E tabi önce internette dolandım bol bol. Türkçe kaynak bulmak ne mümkün derken, vurdum kendimi İngilizce sitelere. Zaman almadı, buldum, okudum İtalyan bu işi nasıl yapıyor, Lübnan'lı nasıl. Sonra telefona sarıldım, annemin tarifini aldım. Hikayenin özü çok basitti. İster sadece tuzla, olmadı tuzlu su ile, istersen çizerek, istersen kırarak, olmadı hiç müdahale etmeden, zeytinin acısını tuza bırakması sağlanıyordu. Tariften tarife, bu iş bir ila bir kaç ay alıyordu. Benim gibi bir acemi için en uygununun About.com'dan Salt Cured Ripe Olive Recipie (Olgun zeytin için tuz kürü tarifi) olduğuna karar verdim. Bir plastik kabın tabanına temiz bir el bezi yerleştirip, üstüne aynı miktardaki tuz ve zeytini karıştırarak doldurdum. Haftada bir defa karıştırmak dışında pek birşey yapmadan 6 hafta bekledikten sonra bu hafta tuzlarını temizleyip güzelce yıkadım. Tarifi ve annemin lafını dinlemeyip, kurumalarını beklemeden, yağ ve sirke ile kavanozlara bastım. Evet üzerlerindeki sular yağın içinde kaldı ama, napalım, ilk elin günahı olmaz. Lezzeti mi? İki gündür yiyoruz, biz çok beğendik. Sırada peynir işi var.
Pazar, Şubat 07, 2010
Global Game Jam 2010
Reçelin böylesini hiç görmemiştim. Bu kadar mı şahane bir organizasyon olur, dedim durdum. Geçen Cuma açılışından , Pazar kapanışına kadar etraflarında dolaştım çocukların. Global Game Jam, tüm dünyada yüzün üzerinde merkezde, bilmem kaç bin katılımcı ile yapılan oyun geliştirme etkinliği. Geçen sene izlemeyi çok istemiştim, olmamıştı. Bu sene etkinlik Enformatik Enstitüsü'nde oldu, bir yandan üst katta odamda iş yaparken, bir yandan aşağıya inip inip oyunların gelişimini seyrettim. 70 katılımcı 48 saat uyumadan oyun geliştirdiler. 15den fazla oyun çıktı ortaya. 4-5 tanesi hakikaten çok güzeldi. Seneye gene orada olacağım. Başta ATOM olmak üzere, emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.
Paris dönüşü
İki hafta kadar oldu Paris'ten döneli. Ha bugün yazacağım, olmadı yarın akşam yazarım canım, derken günler geçti. Kendileri zaten bu aralar geçerken pek bana sormuyor. Çok güzel, çok yorucu, çok kıskandığım bir haftaydı. Altı günün 4 günü Eragny Organize Sanayii'nde Sony ilen Toyota fabrikalarının arasında kalan Sagem'de toplantı üstüne toplantı yaptım. Yetmezmiş gibi 4 günün 3 günü oturum başkanıydım. Kenara çekilip de iki dakka kafa dinleyeyim de diyemedim. Kötüsü Fransa savunma sanayii de bizimki gibi internetin kötülüklerinin farkına varmıştı. Sonuç, toplantı salonunda internetsizdik. Ha bu esnada canım sevgilim Rabik, çok sevgili dostum Bilge beyler ve eşi Özge hanımlar, o Pont Neuf sizin, bu Pompedue bizim, akşama kadar gezip, akşam kalan 3 gram enerjimle hayran kalmaya çalıştığım Paris konusunda açmak istediğim muhabbetlere, "Biz onu gündüz konuşmuştuk!" diyerek limon sıktılar. Durum o kadar da sıkıcı değildi tabi. Sabah 7'de çıkıp 2 -2.5 saatte vardığımız Avrupa Birliği'ne girmiş Sincan OGS kılıklı yerden akşamları 1.5 saatte dönebiliyorduk. Sonrasında 8 civarı kendimizi caddelere vurup, şöyle bir Paris çekip ciğerlerimize, mekanların en şahanesinden bol şaraplı, güzel yemekli, derin sohbetli geceler geçirdik. Cuma gününü de Montmartre ve Latin Square'e adayınca değmeyin keyfime. Sorbonne'un hemen önünde müşterilerinin yarısı en az 60lık hocalardan, diğer yarısı en çok 25indeki öğrencilerden oluşan kafelere oturduk sevdiğimle. Kafenin sigara büfesinden bir paket Gitane alıp, espressomun yanında birini tüttürdüm. Sonra el ele, o sahaf senin bu sahaf benim gezip, plak, dergi, kitap yüklendik. Kağıt bardakta sıcak şarap alıp, tekne ile Seine gezdik. Gönül daha ne ister?
Salı, Ocak 05, 2010
Lhasa'ya veda
Küçük, küçücük bir bir şarkı yaptın ve tüm gece boyunca onu söyledin. Yağmur yağdıkça, rüzgar estikçe söyledin. Sabah olana kadar söyledin. Biz bir ömür sesini dinlemek isterken, sen yeni gelen yılın ilk sabahında bizi bırakıp gittin. Güle güle...
Çarşamba, Aralık 30, 2009
Gezegenimizin kullanım ömrü dolmuştur
Gezegenimizin kullanım ömrü dolmuştur, canlıların üzerinde eşsiz bir biyolojik uyum ile yaşadıkları düşsel dünyamıza hoş geldiniz. İşler öyle karmaşıklaştı ki. Sayımız iyiden iyiye arttı. Topraktan çimento, taştan çelik, kumdan cam yaptık. Üstüste koyunca, kendimizi içine hapsedecek küçük dünyalar yarattık. İstifler halinde, hayatımızı yaşanmaz hale getirmek için el ele verdik. Yıllar yılları kovalarken, odalarımız kübiklere, evlerimiz çöp yığınlarına, çevremiz de yollara, arabalara, fabrikalara, alışveriş merkezlerine dönüşüverdi. Akıl bunların yenileri, en hızlı, en canti, en şahanelerini yapıp satmaya adanınca, elde olanın kullanımı bahta kaldı. Avatar hayaldeki gezegeni sunarken, ben tüm sıkıntımın zanlısı son 15 senelik Ankara'daki saltanattır deyip rahatlıyor muyum? Kopenhag'da toplanıp bir türlü iklim konusunda anlaşamayan gelişmiş dünyanın sultanlarının, kafalarına göre sabah ve akşam trafiğinde sağdaki soldaki ara yolları kapatıp, tüm arabalar ana yollardan giderse trafik akar diye buyuran başkent trafiğinin şehzadelerinden ne farkları var? Akıl öldü. Akıl, öldü. Son altı ayda emniyette üçüncü defa parmak izi verdim. Son seferinde, neden bana geçen iki sefer verdikleri kağıdı getirmedim diye fırça yedim. Siz nasıl oluyor da TC kimlik numaramdan verime ulaşamıyorsunuz? Bu mükerrer veriyi sonra kim temizleyecek? sorularım ise boşlukta asılı kaldı. Öldü. Akıl, öldü!
Salı, Aralık 01, 2009
Ahmet Uluçay
Recep - al
Mehmet - ne bu
Recep - treş parası
Mehmet - almam valla hakettin oğlum anası ağlattın saçların. acemi nalbant gavur eşşeğinde öğrenirmiş. sen de bizim kafada öğrendin valla. ben nihal in yüzüne bir tek daha ne zaman bakacam. bu iş bitti sağdıç.
Recep - sen de küçük kızı sev oğlum pittiyse nasılsa sana yangınmış al şu paralarını
Mehmet - almam hem ne biçim laf o büyük kız olmazsa küçük kız var mı bizim kitabımızda oyle. ben nihalsiz yaşayamam arkideş * bugun de ceviz veren dedim almadi.
Recep - almaz oğlum o kızdan sana hayır gelmez. al şu paralarını.
Mehmet - hem nihalden neden hayır gelmezmiş bana. hem de nasıl gelir. yapamadik anasini sattiğimin sinemasını. şimdi karpuzcu parçasıyız. tabi gelmez. ben bir recisör olen de o zaman gorsun o
Recep - recisor olsan ne olcek aslanım. o kızın gözü yükseklerde.
Mehmet - ne yükseği kimmiş yüksek. sinemacı olcez diyom. ne zaman büyür bu saçlar sağdıç ?
Recep - iki aya kadar büyür herhalde.
Mehmet - iki ay mi iki aya kadar karpuz mevsimi bitiyor bize de köyün yolu gözüküyor. gabak mevsimi geldi gabak sayende. olcekti bu kızın gönlü. şimdi işin yoksa köyü bekle.
Recep - olm sinemaya minemaya gitmek için gelmicez mi kasabaya. aha u zaman görürsün işte. al şu paralarını.
Mehmet - valla mafettin sağdıç. bugun yeni aynayla tarak aldiydim. usta eski beyaz gömleklerinden birini verdiydi onu da giyecektim. anası ne güzel saçların var diyodu. verirdi bu kızı bana. sen benim oğlum ol diyodu. valla mafoludum sağdıç.
Recep - yeter gali bea çocuklaştın iyice. al şu paralarını.Bir güzel insanı daha kaybettik. Ahmet Uluçay aramızdan ayrıldı.Toprağı bol olsun.
Perşembe, Kasım 26, 2009
Diane Arbus
Diane Arbus, Amerikan fotoğrafı denildiğinde Ansel Adams'dan sonra akla gelen ilk isimdir desek yanılmış olmayız. 2006 yapımı Fur: An Imaginary Portrait of Diane Arbus filmi ünlü fotoğrafçının hayatından bir kesit sunuyor. 2006 yılında WinterSim için Monterey'e gittiğimde ABD'de sinemalarda oynuyordu fakat dışarıdaki hayattan vazgeçip, filme girmemiştim. Zannedersem Türkiye'de hiç vizyona girmedi. O vakitten bu yana izleyecektim, sıra ancak dün akşam gelebildi. Grip, sinüzit ikilisi nedeni ile raporluyum. Rabia ise H1N1 ile girdiği güreşten galip çıkmak üzere. Sabahtan akşama uyuduktan sonra, akşam yemeği yerine içtiğimiz hasta çorbası üstüne başlattık filmi. Görselliği ve dili çok güzel olmuş. Hikaye tamamen doğruyu mu yansıtıyor bilemiyorum ama Arbus'un ucubeleri fotoğraflamaya olan tutkusunu izleyenin gözleri önüne serebiliyor. Fotoğrafa meraklı olan, Arbus'u ve fotoğraflarını seven herkese tavsiye ederim.
Salı, Kasım 24, 2009
Bugün öğretmenler günü
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım
Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden
Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden
Ne güller fışkırır çilelerimden
Kandır, hayattır, emektir benim güllerim
Pazar, Kasım 22, 2009
Roll is over!
Gene kaybettik. Bir güzelliği daha gitti hayatın. Her sayısını almasam da, bu sefer ne yazmışlar diye dergi standlarında gözlerimin aradığı, iki üç ayda bir alıp bundan sonra sürekli almak lazım dediğim, okudukça iyi ki var bu herifler de böyle güzel bir dergi yapıyorlar diye düşündüğüm Roll kapandı. Geniş Açı kapandığında da bir şeyler kötüye gidiyor, bu adamların yeri doldurulmaz demiştim, öyle de oldu, artık fotograf okuyabileceğiniz bir dergi yok memlekette. Roll da gitti, müzik okuyacak dergi de kalmadı. İnternette okuruz diyorusunuz, duyuyorum. Ama iş o değil. İnternet, daha açıkçası bu bloglar, wikiler, namı diğer Web 2.0, İngilizce tabirle "Periodical killer" mıdır? Değildir. Hepsinin yeri ayrı değil mi?
Pazartesi, Kasım 02, 2009
Moualla
Fikret Mualla'nın Osmanlı'nın yıkılıp Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına, birinci dünya harbine ve hatta ikinci dünya harbine denk düşen hayatında, nasıl dünya işlerinden uzak, nasıl bohem, alkoliklik ile delilik arasında bir sarkaç gibi sallandığını anlatan bir kitap okuyorum. Orhan Koloğlu'nun hazırladığı, Fikret Mualla Bir Garip Kişi kitabını tavsiye ederim. Anlatımı Mualla'nın eserleri ile süslenmiş kitap sizi ressamın hayatının içine alıveriyor. Bir anda onunla birlikte kendinizi Paris'te buluyorsunuz. Memleketten size yollanan yeni bir ceketi hemen aşağıda satıp, parası ile evdeki misafire sunmak üzere peynir ve şarap almaya yöneliyorsunuz. Sonrası gene sefalet içinde bir dahi ve üç paraya dağıttığı desenleri.
Pazar, Ekim 25, 2009
Yapının morfolojisi
Bir dahinin yaratığı güzelliklerle doluydu Barselona. Gaudi Barselona'da modernizmi, yeni sanatı, sorgulayanı ve yeniyi, iyisini arayanı temsil ediyor gibiydi. Onun zamanına kadar gelmiş olan klasiği, yani barok mimariyi sorgulamış Gaudi. Neden diye sormuş, doğada gördüğümüz renkler, şekilleri göremiyoruz yaptığımız yapılarda. Sonra yaratmaya koyulmuş. Casa Batllo, Casa Milo, Sagrada Familia, Park Güell gibi Barselona'ya giden hemen herkesin tavaf ettiği şahaserler ortaya çıkmış. İnsanın etkilenmemesi imkansız böyle sıradışı bir mimariden. Gelirken aldığım ufak Gaudi kitabını biraz önce bitirdim. Hemen not alayım dedim.
Cumartesi, Ekim 17, 2009
Barselona'nın ardından
Salı'dan Perşembe'ye Barselona'da toplantım vardı. Rabiş ile ne vakittir hayalini kurduğumuz benim iş gezilerine beraber gitme fikrini hemen devreye aldık. Nasıl olsa ben otel ayarlıyordum, iş yerine de "bir fazla bilet alın onu da ben ödeyeceğim" deyince tüm hazırlıklar bitiverdi. İtalya'ya da bize 6 ay çok girişli vize verdiği için teşekkür etmeyi ihmal etmemek lazım. Pazartesi öğlen civarı otelimize yerleştik. Vurduk kendimizi yollara. La Rambla'ya gitmeye çalışırken benim seyrüsefer sistemimdeki bir işaret hatası bizi Sagrada Familia'nın önüne götürdü. Dilimizi yutacaktık. Gaudi ile ilk tanışma her fanide aynı etkiyi mi yaratır bilmiyorum ama benim mimari algımı biraz sarstı. Gaudi ile ilgili bilahare ayrı bir yazı yazmak istiyorum. Sonrasında Rabiş'in eskilerden arkadaşı, muhteşem yerel rehberimiz Billur ile buluştuk. Sonra gelsin Tapas gitsin Sangria. Nerde Flamenko, biz orada.
Toplantılar çok uzun sürdü. Sabah 8:30 akşam 18:30 mesaisi yaptık. Bu arada Rabiş şehrin altını üstüne getirip bizi çok kıskandırdı. Bize ise akşamları ona eklenmek kaldı. Saat 10'dan önce akşam yemeğine oturana iyi gözle bakmayan Katalanlar sayesinde, akşamları uzun yürüyüşler yapma şansımız oldu. Geç bir akşam yemeği sonrasında otele zor ulaştık. Çok güzel bir şehir Barselona. Bizde, insanın hayatını nasıl cehenneme çevirdiğimizi konuştuk sık sık. Şehirde herşey insan içindi. Her kavşaktaki ışıklar, bisiklet yolları, bir yere hızlı gitmenin tek yolu olarak tasarlanmış metrosu, pazarları, meydanları, scooter ve bisikletli insanlar, parklarda koşanlar. Yahu bunların hiç biri yok Ankara'da deyip deyip durduk. Mimari içinde kaybolduk. Bol bol Paela yedik. Velhasılı döndük kendi cennetimize, daha doğrusu cehennemimize, Ankara'ya.
Pazar, Eylül 27, 2009
Yeni web sayfaları
Sezon Bitmeden

Sezon bitmeden, bayramdan hemen önceki hafta izin alsak diyorduk düğünden bu yana. Bir türlü şöyle doya doya dinlenememiştik. Temasını da belirlemiştik tatilin. İnce Memed okunacaktı. Dört cilt İnce Memedi, Lütfi Özgünaydın'ın Çukurova albümünü arabaya atıp. Cuma gecesi Eskişehir, Cumartesi gecesi Balıkesir konaklamalı Dikili yolculuğumuza çıktık. Bir taraftan Türkiye sel sele, biz de tedirgindik. Yazlık yerde sürekli yağmur yağar da, burnumuzu evden çıkaramazsak, tüm hevesimiz kursağımızda kalır diye. Şanslıydık, Ege bize Eylül'ün en güzel yüzünü gösterdi. Her gün saat 1 civarı ulaştığımız plajda saat 7'ye kadar güneşlendik, kitap okuduk. Lost muhabbeti yapamıyorduk ama olsun, bizim de İnce Memedimiz vardı. Tüm mevzumuz İnce Memed, Çukurova ve ağalardı. Cismen Dikili sahilinde, fikren kah Değirmenoluk'ta, kah Vayvay köyündeydik. Rabiş 3. cildi ben de ilk iki cildi soluksuz okuduk. Velhasılı, doyasıya dinlendik. Ordan ver elini Balıkesir.

3. güne kalmış Ayaş bayramlaşmamız çok uzun sürmedi. Rabiş'in yoğun tezahüratı sayesinde 59 model Willys pickup garajdan çıktı. Büyük bir gürültü ile biz önde, kızlar kasada, yaylaya doğru yola koyulduk. Asfalt yolda kendini çok göstermeyen ihtiyar delikanlı Willys, araziye geldiğimizde meziyetlerini ortaya koydu. Buradan traktör zor gider diye içimden geçirdiğim yollardan, patikalardan hatta yol iz olmayan yerlerden büyük bir keyifle sekerek geçti. Ben de her fırsatta Willys kullanmanın inceliklerini öğrendim. Hazır yaylaya gitmişken biraz ceviz silktik, alıç ve ahlat topladık. Yaylada bir o yana, bir bu yana yürüdük. Ağaçların, çeşmenin, taşların, Ayaş'ta göçer davarcılığın hikayelerini dinledik. Velhasılı buraya o kadar yakınken, o kadar uzaklara gittik ki, bunu daha sık yapmalı diye diye Salı akşamı evimize döndük.
Salı, Eylül 08, 2009
Makale çağrısı
Pazartesi, Eylül 07, 2009
İlk göz ağrısı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











