Cuma, Mayıs 30, 2008

İlk fotograf yarışması ödülüm

2001 yılında başlayan fotoğraf maceramda ilk defa bir ödül alıyorum. EFSAD geçen hafta Eskişehir'de fotoğraf haftası düzenledi. Hafta sonuna denk gelmesi nedeni ile sadece Cuma ve Salı etkinliklerine katılabildim. Cuma günü EFSAD camiası ile tanışmak açısından çok güzel oldu. En çok da Görüntü Estetiği, Fotoğrafa Başlarken ve Fotoğraf ve Sinemanın Toplumsal Tarihi kitaplarının yazarı Levend Hoca yanımıza gelip, "Çocuklar sizi tanımıyorum, kimsiniz siz, nerden geldiniz, ne yaparsınız ?" dediği zaman mutlu oldum. Etkinlikler kapsamında ilk olarak Altan Bal'ın Kamyoncular gösterisini seyrettik. İşi daha önceden biliyordum ama gene de bir gösteri olarak seyretmek çok keyifli idi. Gösteriyi Fotoroportaj.org'dan Ali Saltan yaptı. Onunla da tanışma, ayak üstü de olsa fotoğraf üstüne iki satır konuşma fırsatımız oldu. Pek keyifliydi. Salı günü de Milliyet gazetesinden Hüseyin Özdemir'in Diğer isimli gösterisini seyrettik. Milliyet gibi bir gazetede çalışan bir fotomuhabir için hayat nasıldır hakkında fikir sahibi olduk.
Etkinlikler içinde bir de Cuma günü başlayan bir Fotomaraton vardı. Cuma günü konu verilecek, Pazartesi'ye kadar da verilen temada beş fotoğraf çekilecek ve teslim edilecekti. Zor da bir tema seçmişler. "Su". Cumartesi uzun nöbetim boyunca ne çeksem nasıl çeksem diye düşündükten sonra hikayeyi kurdum. "Su ile ne yıkıyorum?" başlığı ile ellerimi, bulaşıklarımı, çamaşırlarımı, meyve sebze ve fotoğraf yıkayacaktım. Pazar akşamı çekimleri yapıp aralarından seçtim. Pazartesi de ekibe ulaştırdık. Bugün sonuçlar açıklandı. Birinci olmuşum. Çok mutluyum. Merak edenler için fotoğraflar fotoğraf blogumda. Nice fotoğraf yarışmalarına diyorum.

Pazar, Mayıs 25, 2008

Çocuklarımız var artık

Güneş'imiz dün doğdu. Mehmet'imiz ve Berna'mızın oğulları Güneş dün dünyaya gözlerini açtı. Çocuklarımız var artık. Deniz'imiz, Ece'miz, Kiraz'ımız ve Güneş'imiz. Güzel günler göreceğiz, Güneşli günler. Güneş de artık yaşama sevincimizin, umudumuzun bir parçası. Hoş geldin Güneş. Hoş geldin aramıza güzellik.

Cuma, Mayıs 23, 2008

At kendini uçurumdan aşağıya!

Almanya'da, otokrasinin, faşizmin, totaliterizmin dünyada doruk noktasını deneyimlediği topraklarda, bu deneyimin üzerinden 60 sene geçmesine rağmen hesaplaşma bitmiyor. "Die Welle", "Tehlikeli Oyunlar" da böyle bir film. Filmde pek çok ilginç nokta vardı ya bana ilk dokunan lise öğrencilerinin otokrasinin veya Almanya'da özdeşleştiği hali ile faşizmin nedenlerini bir çırpıda sayıvermeleri oldu. İnsanların işsizlik, ekonomik ve sosyal yokluk içinde nasıl varoluşlarını bir aidiyet içinde beslediklerini anlatmaları, bizim ülkemizin lise öğrencilerinden beklenmeyecek bir sosyal olgunluk göstergesiydi. Almanya nazizm ile hesaplaşırken kendi eğitim sistemi içinde demokrasi anlayışını yoğurmasının hikayesi olan filmde, toplumsal belleğin nasıl yaratıldığı ve korunduğu üzerine bir çok ipucu var. Otokrasinin kullandığı yöntemler, birey ve topluluk üzerindeki etkileri lise bitirme projesi çerçevesi içinde bir çırpıda anlatılıveriyor. Biz ise bırakın liselerde demokrasinin erdemlerini içselleştimiş bireyler yetiştirmeyi, 6-7 Eylül, Sivas veya Maraş gibi toplumsal utançlarımızla yüzleşmekten çok uzağız. Ülkemizde bir yandan siyah/mavi önlükler ile mini mini çocuklara andımızı söyletip, bir "disiplin" içinde uygun adım askeri bir düzen ile tasarladığımız sınıflara alıp, coğrafyanın bile "milli" olanını öğretmeye çalışıyoruz. Öğretmenlerin mutlak egemen olduğu, öğrencinin resmi ideoloji dışına burnunu bile çıkarmasına izin vermeyen milli eğitimimiz 1930'ların dünyasındaki yöntemleri aşmaktan çok uzak. "Fikri hür vicdanı hür" nesiller yetiştirmek ise sözde bile "ideal"imiz değil. Öte yandan ülkede iktidarı elinde bulunduran kesim ise otokrasinin tüm yöntemlerini kullanmakta. Örtünmek dini bir gereklilik olmaktan çok öte, egemen siyasanın üniforması olarak kullanılmakta. İnsanlar yokluk içinde aidiyeti cemaatlerde buluyorlar. Bu durum hem siyasal hem ekonomik rant olarak kullanılıyor. Bu iki kutup arasında bir o yana bir bu yana sallanan sarkacı kırmak ise çok zor gözüküyor. Bir yandan ekonomik bir gelişkinlik yaratmak gerekirken bir yandan da sosyal bir değişimi yaratacak mekanizmaları kurmak gerekiyor. Bunun hangi motivasyon ile yapılacağı da başka bir soru. Almanya sineması bu filmle bir kez daha demokrasinin değerini vurgulamak için üstüne düşeni yapmış. Seyredilmesi ve üstünde düşünülmesi gereken bir film.

Salı, Mayıs 20, 2008

Mazi kalbimde bir yaradır

16/05/2008 tarihinden itibaren sinemamız artık hizmet vermemektedir. İlk gençliğe ait bir efsane daha tarihe karıştı. Artık kimse Kılıçoğlu'nda film seyredemeyecek. Eskişehirliler son dört gündür biraz eksildiler. Bir parçalarını alışveriş merkezleri, tüketim toplumunun amansız akışı kaptı. Sinema eskisi gibi, bir çok Anadolu kentinde bir tane bulunan, babadan, dededen sinemacıların yapacağı iş olmaktan çoktan çıkmıştı. Ankara Akün'ü kaybetti önce, Eskişehir Arı'yı. Geçen yaz Kavaklıdere karlı olmadığı nedeni ile kapandı. Balıkesir'in Şan Sineması son günlerini yaşıyor belki de. Küresel dağıtım firmalarının tekelindeki sinemaya bağımsız yapımcıların ve dağıtım şirketlerinin veya küçük sinemaların dayanması neredeyse imkansız. Kızılırmak belki de elimizdeki son kalan değer. Koruyup kollamak lazım. Bilmiyorum belki de vazgeçmek lazım. Amazon'a girip, olmadı köşedeki kopya DVDciye uğrayıp istediğimiz filmi almak mı lazım? 106 ekran televizyonlarımızda, 5 artı 1 kablosuz ses sistemlerimizle blueray disklerimizden "yabancılaşma" üstüne yapılmış Avrupa filmlerini izleyip, "biz nerede yanlış yapıyoruz?" diye mi düşünsek?

Pazartesi, Mayıs 19, 2008

Kurucaşile, olmadı Amasra

19 Mayıs'ı fırsat bilerek aldık haritayı önümüze, vurduk kendimizi yola. Planımız sabah erken Ankara'dan çıkıp öğle yemeğini Amasra'da yemek, akşam yemeğine Kurucaşile'ye geçmek. Geceyi de Kurucaşile'deki Ural Otel'de geçirmekti. İki hafta öncesinde Amasra'da yer bulamayınca böyle bir plan yapmıştık. Günümüz çok şahane başladı. 45'lik dinleye dinleye Amasra'ya vardık. Dalgakırandan başlayan güzel bir yürüyüş sonrasında acıkan bünyeyi Çeşmi Cihan'da balığa doyurduk. Eksik kalmasın aman diyip atladık bir tekneye, o dalga senin bu dalga benim, denizden de bir Amasra turu attıktan sonra közlenmiş mısırlarımızı alıp koyulduk Kurucaşile yoluna.
Bu kadar mı yeşil olur, asfaltın çatlaklarından yeşil fışkırıyordu adeta. Karadeniz'in denize paralel dağlarının eteklerinde bir o yana bir bu yana süzülerek 40 km'yi bir buçuk saatte aşıp Kurucaşile'ye vardık. Çok sakin, hakikaten küçük, huzur veren bir kasaba bulduk karşımızda. Yeşil deniz ile kucaklaşırken araya yerleşmiş insancıklar. Fakat otelin, öyle web sitesindeki afilli turistik durumla hiç mi hiç alakası yok. En güzel yeri, bahçesindeki çay bahçesi. Bir poyraz vardı ki bahçede oturmak bile kısmet olmadı. Otelde çoğunlukla tersanede çalışan işçiler kalıyormuş. Odalar pejmürde. Şöyle ki bize ilk gösterdikleri odanın banyosunun camı yoktu. Gazete ile örtmüşler, o da yağmurda erimiş. İkinci odaya sigara kokusundan girmenin imkanı yoktu. Sezonda nasıldır bimem ama Mayıs ayı için iyi bir tercih olmadığını söyleyebilirim. Kurucaşile'yi şöyle bir çay içmek için durulacak güzel bir Batı Karadeniz kıyı kasabası olarak listemize ekledik. Ama kalınacaksa, ille de Amasra. En kalabalık gününde akşamın 8'inde geri döndüğümüz Amasra'da bir ev pansiyon kiraladık. Eşyaları eve atar atmaz güneşi batırmaya küçük liman kıyısında Konak Cafe'ye gittik. Sonrasında Çınar Restoran'da bir balık ziyafeti daha çektik. Kalabalık olduğundan 9'da verdiğimiz siparişi saat 11'de yiyebildik ama olsun.. Tüm restoran bu durum ile o kadar eğleniyordu ki sormayın gitsin. Siz garsona sesleniyorsunuz, "Ustam salata nerde kaldı?" diye, yandaki amca cevap veriyor, "Ohooo, daha dur, siparişi vereli 10 dakika oldu, onun yarım saati daha var." diye.Pazar günü denize nazır güzel bir kahvaltı sonrasında Safranbolu'ya geçtik. Çarşı pek bir kalabalıktı. Kalabalık yakışıyor Safranbolu çarşısına. İncik boncukçular arasında kaybolduk. Konak gezdik. Bir demirci ustasına hal hatır sorduk. Yorulmuş, "soluklanayım hazır siz gelmişken" dedi, çay söyledi. Muhabbetine eşlik ettik. Cevizli yayım, üstüne zerde yedik. Hasır şapka yetmedi bir de tahtadan üç boyutlu bir bulmaca aldım kendime. Son bir çarşı içine uğrayıp türk kahvesi içtik. Gül yaprakları dolu bir tepside yanında karadut şerbeti ile sundular kahveyi. Mutlu olduk.
Akşam üstü çıktık Safranbolu'dan. Kardemir'in o büyülü görüntüsü önünde fotograf çekinmek için durduk. Görenler gülmüştür ya olsun, "fabrikanın önünde de fotoğraf çekilir mi?" çekilir tabii. Hele ki o fabrika, ağır sanayiinin ikonu olmuş bir demir çelik fabrikası ise. Son olarak da yol üstünde Çay ilçesindeki kahveye uğradık. Kahveci amcanın halini hatrını sorduk. Daha önceden de uğradığım bir kahve idi. Amca hoş sohbet, yaşı iyice geçkin, çay parası almadı bu sefer bizden. Uğurlar olsun diyip yolcu etti bizi. İki günlük çok güzel bir seyahat oldu. Gezmek çok güzel bir şey, kesinlikle.

Salı, Mayıs 13, 2008

Yaşamın içkinliğinin

Hayvan, bitki, çocuk ve Yumurta, Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi Zeynep DİREK'in Yumurta filmi üstüne yazdığı yazının başlığı. Yazı film hakkında okuduğum en derli toplu eleştiri. Yazının beni en çok etkileyen bölümünü aşağıda sunuyorum. Bu parçanın üstüne tıklayarak da yazının tamamına ulaşabilirsiniz.
Ölüm dünyanın sıradan gündelikliğini, iş güç peşinde yuvarlanıp gitmeyi, varolmak uğruna küçük hesap kitap yapmayı askıya alır; bizi özsel bir yanımızla ait olduğumuz kutsalın alanına döndürüverir; dünyanın ardalanından görünen doğal yaşamla ilişkimizi yeniden kurar. Marketten yumurta almakla, yumurtayı kümesten, bir tavuğun altından almak çok farklıdır. ‘Çok sevilen’, ‘yeniden döşenen’ bir kent evi ile bu ekonominin tamamen dışında bulunan, modern bir mutfağı olmayan, güzelliğin eşyalaştırılmadığı ve fetişleştirilmediği, fakat ölülerin çiçeklere dönüştüğü ve bir sohbetin muhatapları oldukları bir evde yaşamak çok farklıdır.

Çocukları ölümden sakınan ve onları ölümün hiç uğramadığı pembe dünyalar kuran modern kent burjuvazisi normları ile çocukların mezarları suladıkları, ölümden sakınılmadıkları yaşam bambaşkadır.

Kutsalı tanımayan, ateist bir prafan dünya insanının bir kurban adağını yerine getirirken daha da yaklaştığı içkinliğin haberci izleridir hayvan, çiçek ve çocuk... Hayvan, bitki ve çocuk iş güç hayatı, dünyanın karşılıklılık ekonomisi ile yaşamın içkinliği arasındaki sınırda dolanırlar. İçkinlik camların kırılmasıyla, elektiriklerin kesilmesiyle, dünyaya dönüşün sürekli ertelenmesiyle yaklaşır ve musallat olur.

Perşembe, Mayıs 08, 2008

Film Festivali

Eskişehir'e gelmeden hemen önce yazmıştım. Hatırlarsınız. Bir sürü festival var önümde diye. Beklediğim festivallerden biri de Film Festivali idi. Pazartesiden bu yana her akşam saat 9 seansında Sinema Anadoluya gidiyorum. Kampüs içinde olmaz bünyeme zaten iyi geliyor, bir de üstüne festival havası eklenince deymeyin keyfime. Pazartesi Amerikan Düşleri, Salı Sürgün dün ise Hayat Bağları filinin ilk yarısını izledim. Malum festival filmlerinde her daim insan aradığını bulamıyor. Bazen de hayal kırıklığı oluyor.
Bu üç filmn en etkileyicisi Sürgün'dü. Film inanılmaz bir görsellikler, ok baif bir hikayey, çok zekice hazırlanmış bir kugu üstünden anlatıyor. Güçlü bir atmosfer içinde, kusursuz bir işçilikle aile, baba ve eş kavramları anlatılıyor filmde. Yönetmeni Andrei Zvyagintsev. Yönetmenin bundan önce yaptığı fim, Dönüş, DVDcilerden bulunuyormuş. Bugün onu alıp, haftasonu seyretmek niyetindeyim.

Çarşamba, Mayıs 07, 2008

İlk 10K koşum...

Ne zamandır spor yapıyorum da hiç bir hedef için yapmamıştım. Özellikle Eskişehir'de olmamın da verdiği bir rahatlıkla, şu sıralar spor yapmak için daha çok zamanım oluyor. Dedim ki tam zamanıdır. 26 Ekim 2008'de Avrasya Maratonunun 10.su koşulacak. Tarih tam da benim Eskişehir maceramın sonlarına rastlayacak. Hal böyle iken önümüzdeki 6 ay güzel bir antreman programı ile ben Avrasya Maratonu kapsamında koşulan 15km yarışında yarışabilirim diye düşündüm. Aradım, taradım, okudum bir antrenman programında karar kıldım. Runner's Word'e kaydoldup antrenman tarihçemi tutmaya da başladım. İlk gün 5K (kilometre koşucu dünyasında K diye kısaltılıyor) koştum ki zaten daha önceden de haftada 1-2 defa 6K koşuyordum bu nedenle çok yıpranmadım. Dün ise 10K koştum, ki bu hayatımda ilk 7K ve 1 saat üzeri koşumdu. 1:19:35'de ortalama 7.5 km/saat gibi bir tempoda koştum. Ekim ayında 10km/saatlik bir tempoda 1.5 saat koşmayı başarırsam, tahmini 1500kişinin katılacağı bu yarışı 1000li sıralarda tamamlayabilirim. Tamamlayan herkese nasılsa madalya veriyorlar :)

Pazartesi, Mayıs 05, 2008

7. Fotograf Sempozyumu

Fotograf düşünmeyi, fotograf tartışmayı, fotograf okumayı özlemişim. Haftasonu 7. Fotograf Sempozyumunun 2. gününe katıldım. Önce Kemal Cengizkan ve Özcan Yurdalan'ın son 5 senede büyük bir gelişme gösteren fotograf teknolojisi karşında fotografın, belgesel fotografın anlamı, durumu ve geleceğini irdeleyen, sorgulayan konuşmalarını dinledim. Konuşmalara bir kaç gösteri eşlik etti. İkinci oturumda da Mehmet Özer'in yönettiği Özcan Yurdalan, Orhan Cem Çetin ve Beyhan Özdemir'in konuştuğu "İktidar ve İtiraz Dili Olarak Fotoğraf" başlıklı panele katıldım. Özellikle Orhan Cem Çetin'in ve Özcan Yurdalan'ın konuşmaları ilginç ve ufuk açıcı idi.
Cem Çetin ilk tur konuşmasında çekilen tüm fotografların kurgu olduğunu, belgesel fotografın bu anlamda gerçeğin bir kurgusu olduğunu anlattı, ikinci tur konuşmasında ise tüm fotografların belge olduğunu bu anlamda da yaratıcı fotografın hayal edilenin bir belgesi olduğunu anlattı. Belge ve kurgu kavramları etrafında da fotograf, iktidar ve itiraz konularını tartıştı.
Özcan Yurdalan ise mecra kavramı üzerinde çok durdu. Belgesel fotografın sergilenmek için değil dağıtılmak için, dolaşıma sokulmak için üretildiğini vurguladı. Bu anlamda da son 10 yıldaki teknolojik gelişimin ortam yaratma açısından sınırsız olanaklar sunduğunu alattı. Bir yandan sanal dolaşımın mecra sorununa sınırsız olanaklar sunarken, bir yandan da uculayan ve yaygınlaşan baskı teknolojilerin, basılan fotografın sergi salonlarından çıkıp, sokağa inmesi için olanak sağladığından bahsetti. Bu noktada belgesel fotografta fotografçının meziyetinin değil sunulan içeriğinin önem kazandığını vurgulardı.
Verilen arada kurulan sergiden Özcan Yurdalan'ın Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj kitabını aldım, hazır konu sıcakken bir çırpıda okurum niyeti ile. Yazarı da orda iken gidip tanışıp kitabı bir güzel de imzalattım. Dün gece Ankara-Eskişehir yolculuğunda okumaya başladım. Tartışılacak, konuşalacak bir çok önermesi olan kitap hakkında aldığım notları yakın zamanda bloga yazacağım.

Pazartesi, Nisan 28, 2008

Geç kalmış yazı

"Ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar." buyurdu başvekil. Hali hazırda iktidara haiz olan fıkrayı demokrasi melakesi ilan eden mürekkep yalamış, amele cephesinde siyaset icra ettiğini iddia eden kesime tüm sözlerim. Daha evvel de dikkat buyurmuştum. Herkes kendine demokrat diye, nitekim, mevzu bir mayısın Taksim'de kutlanması veya amele bayramının tatil olması olunca haşa ayakların ne haddine oluyor, fakat mevzu toplumsal cinsiyet algısında ata erkilliği bir norm haline getirecek örtünme olunca "ayaklar ", ki o vakit, o kesime, iktidar fıkrasının destekçilerine "ayak" demek en büyük günah oluyor, ne elitistliğiniz kalıyor, ne de size yöneltilen "ya sev ya terket" naraları, demokrasinin asıl sahibi oluveriyor. Aman ha yanlış anlaşılmasın, etnik ve dini kimliği, kamusal alan da dahil her yerde sergilemek isteyenlerin demokrasi mücadelelerine sözüm yok. Aman yanlışsam düzeltin, ameleden taraf siyeset yapanlar, amelenin, başvekilin de dediği gibi ayak takımının, ülke yönetilirken kendi haklarının da dikkate alınması için kendilerini ifade etme özgürlüklerini savunmaları gerekmiyor mu?

Pazartesi, Nisan 07, 2008

İçinden su geçen şehirler

24 saat süren mesaiden sonra, sıcak bir duş alıp, bir kaç saat uyudum önce. Şimdi, günlerden Pazar, gün öğleyi yeni devirdi. Yağmur yağıyor, yeşil bir nehrin üstüne. Porsuk. Gazete okuyorum bir yandan, arada başımı kaldırınca, hafif buğulu camın hemen arkasında koşuşan insanları görüyorum. Çayımı yudumlarken, niye bu kenti bu kadar sevdiğimi düşünüyorum. Ali Sirmen hapiste geçirdiği kırk küsür aydan bahsediyor yazısında. Çok uzun değil mi? Sevdiğim kentte geriye kalan hepi topu sekiz ay ne kadar da uzun geliyor oysa bana. Yumurta filmini seyretmiştik geçtiğimiz hafta. Aklıma o geliyor. Tire'de, annesinin evinde, gençliğinin sokaklarında geçmişi ile hesaplaşıyordu Yusuf. Barışıyordu da denebilir. Ben her dinlediğimde Eskişehir'i, geçmişim ile selamlaşıyorum. Melih'i düşünüyorum. "Git okula, öyle seyret, dur orda, yeter" demişti burada bir sene yaşayacağımı ilk duyduğunda. Okula bir kez gittim. Okulda değil ama kentte yaşıyorum ya, o nedenle her köşeyi döndüğümde karşıma ya Ernur çıkıyor, ya Tolga selam veriyor öte yandan, Kaplan Kibele'den aldığı yeni Ezginin Günlüğü kasedini gösteriyor. Mehmet koşturuyor suboyunda, düştü düşecek. Yağmur biraz hafifledi. Olsun, Porsuk sırılsıklam. Anılarla. Saat nerdeyse iki oldu. Sevdiğim gelecekti. Nerelerde kaldı?

Çarşamba, Mart 26, 2008

Fransız çizgi filmi

Belleville'de Randevu büyüklere çizgi film furyasının zannımca en güzel örneklerinden bir tanesi. Öyle derin felsefeler, imgeler, metaforlar falan yok. Çizgi film işte. "Gerçek nedir?" sorusuna cevap aramak yerine sizi bulunduğunuz dünyadan alıp, bir hamlede masal dünyasına götürüyor. 30'ların Fransa'sında başlayan hikaye, New York sokaklarında son buluyor. Hepsi ayrı ayrı, türünde tek olan karakterlerin en güzeli büyükanne idi. Tek ayağının kısa oluşu, gözlüklerini kaldırışı, düdükle tempo tutması ince ince kurgulanmış, izleyiciyi kendinden geçiren ayrıntılar. Seyredin arkadaşlar. Pişman olmayacaksınız.

Karikatür Müzesi

Anadolu Üniversitesi Eğitim Karikatürleri Müzesi Eskişehir'in köşeyi dönünce karşınıza çıkıveren, beklenmedik, şaşırtan, mutlu eden kültür altyapılarından bir tanesi. Pazartesi günü öğleden sonra, hava da pek güzeldi, Köprübaşı'ndan başlayıp, Hamam Yolu üstünden Odunpazarı'na doğru uzun bir yürüyüş yaptım. Bir yandan fotoğraf çekerken bir yandan da sağı solu seyrettim. Atatürk Lisesi'nin orada karikatür müzesi diye bir tabela var, nicedir de uğrayacağım, aklımdaydı. Fırsat bilip daldım içeriye. Tan Oral sergisi var. Yıllardır gazetede severek okurum Tan Oral karikatürlerini, o nedenle, pek sevindim. Ama gezdikçe fark ettim ki en az Tan Oral sergisi kadar ilgi çekici bir de sabit sergisi var müzenin. Yolunuz düşerse, zamanınız olursa ihmal etmeyin, gezin derim ben. Müze deyince biz ya tarihi eserler ile dolu, ya da anlamadığımız resim ve heykellerle dolu büyük binalar anlarız ya bu onlardan değil, emin olun. Çok güzel bir müze.

Cuma, Mart 14, 2008

Cazımız çıkmıyor

Hakikaten cazımız çıkmıyor. Sarp Maden'in açılış konserini saymazsak, Eskişehir 6 grupluk bir Amatör Caz Müzisyenleri Festivali yaşıyor. Düzenleyin ellerine kollarına sağlık ama Türkiye'nin tek amatör caz festivaline sadece 6 grubun katılması çok acı geldi bana. Bu mudur memleketimizin caz potansiyeli? Ne bekliyorum ki? Ankara'da ya birdir ya ikidir, arada bir canlı caz yapılan yerlerinin saysı, üç beş tane de İstanbul'da olsun. Bu kadar hakikaten. Elde avuçtaki ile yetinelim, olanla mutlu olması öğrenelim düsturu ile dün iki konsere gittik. İki grup da İzmir'den idi. İnci Quartet, genç grup üyeleri ile (yalan olmasın bana hepsi 20lerinin ilk yarısında gibi geldiler) hem bilinen caz standardlarını yorumlandılar hem de kendi yaptıkları bir kaç şarkıyı çaldılar. Soundcheck problemlerinden kaynaklı (Grup üyelerinden Buğra'dan gelen bilgiler ışığında) bir kaç aksaklığı bir kenara bırakırsak, çok başarılı bir konser çıkardılar. Ben özellikle gitaristleri Can Ercan ve basçıları Buğra Balcı'yı çok tuttum. İkinci grup Fastrip görece daha yaşlı bir gruptu. Konserin ilk bir kaç şarkısında beni korkuttular. Bir country şarkısının caz düzenlemesi falan derken tam umudum kırılmıştıki toparladılar. Özellikle klavyecileri Emin İnal ve vokalleri Evrim Yapıcılar Özkaynak'ın göz dolduran performansları ile konserden ağzım kulaklarımda çıktım. Daha yok mu? derken, Jam Session var dendi, şehre daha açılalı bir kaç gün olan bir mekana gittik. Fakat bir saate yakın bekledikten sonra gelen giden olmayınca Jam Session hevesimiz kursağımızda kaldı. Öğrendik ki festivalin ilk günü, Çarşamba, Jam Session yapılmış, fakat beklenen olmuş, mekan sahibi ile festival düzenleyenler arasında, magazine "içerde çok sigara içiliyor, çok duman oldu" şeklinde yansıyan bir anlaşmazlık meydana gelmiş, zaten senede bir zor yapılan böyle bir buluşma, jam sessionlar, iptal edilmiş. Canları sağolsun.

Salı, Mart 11, 2008

İkinci Rönesans

Millet Lost'a ve gizeme boğulmuşken, ben Animatrix'i daha dün izleyebildim. Yıllardır aklımda, harddiskimde hatta cd'lerimin arasında vardı ama bir türlü sıra ona gelememişti. Dün mesai sonrası koşu bandında bir saat ter döktükten, Espark'taki Göksu'dan lahana sarmamı boğduktan, Migros'a girip nöbetler için yok snickers, yok ruffles yok browni gold bir sürü alış veriş yaptıktan sonra misafihaneye döndüm ki saat daha 10'du. Baktım diske, hah dedim, şimdi Animatrix zamanıdır. Hikayeyi bin defa konuşmuş, okumuştuk fakat gene de seyri ayrı bir keyif verdi. Regenerative AI, kendini yartabilen, hatta geliştirebilen yapay zeka ve meteforlarla bezenmiş bir çizgi film. Çağdaş felsefenin çizgi ile buluşması veya "gerçek nedir?".

Pazar, Mart 02, 2008

İlk uluslararası dergi yayınım

İlk kez bir makalem uluslararası hakemli bir dergide yayınlandı. Ontology-Based Trajectory Simulation Framework isimli makalem ASME (American Society of Mechanical Engineers) tarafından yayınlanan JCISE (Journal of Computing and Information Science in Engineering) adlı derginin Mart 2008 sayısında yer alıyor. Çok sevinçliyim. İnsan yıllarını harcadığı araştırmasını bir dergide yayın olarak görünce hakikaten seviniyormuş. Kasım 2006'da başlayan süreç Mart 2008'de bitti. Söylerlerdi de inanmazdım. Hakikaten iki seneye yakın sürdü yayın süreci. Darısı hali hazırda hakemde bekleyen diğer iki dergi makalemin başına.

Büyükler için renkli masallar

Tim Burton amcanın bizler için çektiği masalları çok seviyoruz. Son filmi, Sweeney Todd, İngiliz tarihinden bir seri katili anlatıyor. Londra'da Fleet Caddesi'nin psikopat berberi, gümüş saplı usturaları ile milletin boğazını keserken, cadı ruhlu, berbere hasta börekçi de insan etinden nefis börekler yapıp bir anda Londra'nın en ünlü börekçisi haline geliyor. Filmi seyretmeyenler için hikayeyi daha fazla anlatmayayım ama şunu söylemem lazım: Yaratılan atmosfer, parlak gri tonlar, her detayına özen gösterilmiş karakterler, hikayenin bir müzikal şeklinde anlatılmasının verdiği gerçek üstü hava ile film, izleyeni bambaşka diyarlarda gezdiriyor. Hala gösterimde. Ben, naçizane, "seyredin, kaçırmayın" derim. 106 ekran LCD televizyonlar, 5 artı 1 ses sistemleri evlerimize girdi diye sinemaya gitmez olduk mu diyorsunuz? Yok, öyle her filmin tadını çıkaramazsınız evinizde, hele bu filmin hiç. İlla ki de sinemada, kocaman ekranda, yüksek ses düzeyinde, tam konsantre seyretmek lazım şölenden keyif alabilmek için.

Cumartesi, Mart 01, 2008

Yaşar Usta olmak...

Bak beyim, sana iki çift lafım var. Koskoca adamsın. Paran var, pulun var, herşeyin var. Binlerce kişi çalışıyor emrinde. Yakışır mı sana ekmekle oynamak. Yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak. Ama nasıl yakışmaz. Sen değil misin öz kızına bile acımayan, bir damlacık saaddeti çok gören. Anlamıyor musun beyim, bu çocuklar birbirini seviyor. Ama ben boşuna konuşuyorum. Sevgiyi tanımayan adama sevgiyi anlatmaya çalışıyorum. Hıh. Sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi Saim Bey. Sen mi büyüksün? Hayır ben büyüğüm, ben, Yaşar Usta. Sen benim yanımda bir hiçsin. Anlıyor musun, bir hiç. Gözümde pul kadar bile değerin yok. Ama şunu iyi bil, ne oğluma ne de gelinime hiç birşey yapamayacaksın. Yıkamayacaksın, dağıtamayacaksın, mağlup edemeyeceksin bizi. Çünkü biz birbirimize parayla pulla değil, sevgiyle bağlıyız. Bizler birbirimizi seviyoruz. Biz bir aileyiz. Biz güzel bir aileyiz. Bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun. Dokunma artık aileme. Dokunma çocuklarıma. Dokunma oğluma. Dokunma gelinime. Eğer onların kılına zarar gelirse ben, ömründe bir karıncayı bile incitmemis olan ben, Yaşar Usta, hiç düşünmeden çeker vururum seni. Anlıyor musun? Vururum ve dönüp arkama bakmam bile.
An gelir, büyük bir romantizm ile Yaşar Usta olmak isteriz. Değil mi ama? Bu film ile büyüdük, nasıl istemeyelim? Sonra kolumuz kanadımız kırılır, büyük hüzne dalarız. Budur.

Salı, Şubat 19, 2008

Kar yağamadı

Kar yağamadı, kar altında Eskişehir fotografları çekme rüyamız da suya düştü derken, iki parça kar atıştırınca aldım kamerayı elime düştüm sokaklara. Gece, Eskişehir kar altında falan olmadı ama gene de güzel fotograflar çıktı. Malum, bu memleket yağmayınca çok soğuk yapar. Bu aralar gene yapıyor. Sabah işe ulaşmak için yürümem gereken 100-200 metre yolda hayatın anlamını sorgulayınca, netten baktım hissedilen -17 dereceydi. Netekim fotograf için gezerken de sağlam soğuk vardı. Bu soğukta fotograf çekmeye üşenmediğim için kendimi ödüllendirip, akşam yemeğine Papağan'a gittim. Bilenlerin ağzı şimdiden sulanmıştır. Efendim, Papağan Eskişehir'in ünlü çiğ börekçisi. Papağanda bir güzel sekiz tane çiğ böreği ayranla boğdum. Ohhh, pek güzel oldu. Devamında Kara Kedi'de de boza mı içsem derken, yok yok hemen telaşlanmayın, bir günde şehrin tüm sevdiğim mekanlarını tüketmeyeyim diye vaz geçtim.

Pazar, Şubat 10, 2008

Eskişehir'de ilk hafta

Yok Küçükyalı, yok Etimesgut, yok izin derken son durak Eskişehir'e ancak bu hafta ulaşabildim. Beklediğimden iyi geçti bu hafta. Gündüzleri, tanıdık bir ortamda, tanıdık insanlar ile çalışmanın keyfi, gece Eskişehir. Biraz önce Bilge ile yazışıyorduk. Ona anlattım. Çok özlemişim bu şehri. Şehir her gelişimde şaşırtıyor beni, her gelişimde daha bir güzel geliyor. Hafta sonu Rabia da gelince deymeyin keyfime. En sevdiğimle, en sevdiğim kentte (biraz kıyak geçeyim Eskişehir'e). Daha on ay burdayım ya umarım bu haftanın keyfi, bu süre boyunca sürer.