Nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde Brüksel'e hem gecenin köründe gidip, gecenin köründe de dönüyorum. Geçen Pazar sabah 2 sularında evden çkıp düştüm yollara. Otele vardığımda saat 11'e varmıştı. Geçen gidişimizden aldığım ders sonucu gene Türk mahallesinde ama bu sefer Prestige Hotel'de yer ayırtmıştım. Otel güzelmiş. Beğendim. En güzeli NATO'ya giden otobüs 65 numara tam önünden geçiyor. Grand Platz'a yürüyerek yirmi dakika. Türkçe konuşulan bir ortam. Fiyatı makul. Uzun ve erken başlayan yolculuk sonrasında kendime geldiğimde öğleden sonra olmuştu bile. Hava çok güze lgözüküyordu. Merkeze doğru yürümeye başladım. Karnımın acıktığını farkedince yol üstündeki bir fırına uğrayıp açma aldım. Açmayı tırtıklarken meydana ulaşmıştım bile. Bir iki dükkana gireyim, etrafta dolaşan insanları seyredeyim, şurada oturup bir şey içeyim derken akşam oldu. Günü midye çorbası ve patates ile bitirdim. Pazartesi toplantı ile geçti. Akşamına kısa bir şehir turu, Yunan restoranında gyro, Häagen-Dazs'da sıcak çikolata ve wafle ile günü bitirdik. Salı sabahı checkout'a kadar çalıştım. Hesapta Ankara'ya dönünce Aviyonik Semineri'nde konuşma yapacaktım. Pehh, 40 santim kar ile karşıladı Ankara beni. Seminer, iş, güç herşey iptal. İki gün kar tatili. Hava alanına gitmeden evvel bir daha meydana inip son alışverişleri yaptık. Leonidas'dan çikolatalar, H&M'den ucuz giyim, sahaftan plak derken çantayı doldurdum. Uzun bir dönüş yolculuğunda sonra bugün sabaha karşı eve vardım.
Çarşamba, Mart 09, 2011
Salı, Mart 01, 2011
The Big Bang Theory
Biraz geç kaldığımı kabul ediyorum. Dördüncü sezonuna gelmiş bir başyapıtı kaçırmışım. Zararın neresinden dönersem kardır, öyle değil mi ama? Geçenlerde Eskişehir tayfasından Servet beni ayıplayınca dün utancımdan ilk sezon ilk bölümüne bir bakayım dedim. İyi ki de bakmışım? Yok böyle güzel bir sitcom. Veya geek commedy mi desem? İzlemeyenler de bu yazım vesilesi ile bir baksınlar. Pişman olmayacaklar.
Pazar, Şubat 27, 2011
Beypazarı çıkartması
Fatih dağda ev aldığından beri konuşur dururduk. Fatih bize etraftaki rotalardan bahsettikçe de canımız isterdi. Abi, kesin geleceğiz. Şu zaman geleceğiz, olmadı bu zaman kesin geleceğiz derken Serap işe el atınca bu sabah hep beraber düştük yollara. Ankara'da hava biraz yağışlıydı ama eminim hiç birimiz neyle karşılacağımızı bilmiyorduk. Fatih'in deyimi ile Karaşar ayrımından Karagöle döner dönmez mevsim değişti. Mevsim değilse bile iklim değişti. Kar yürüyüşü hakkında hiç birşey bilmediğimizi farketmemiz 500 metremizi almadı. Birkaçımızda tozluk vardı ki onlar bu basit farkın lüksünü sürdüler. Geri kalan Kar Yürüyüşü 101 dersi talebeleri her dizimize kadar kara battığında botunun içine giren karı temizlemek zorunda kaldı. Hiç birimizde Tschibo'da üç paraya satılan raket biçimli ayakkabının altına takılan ismini dahi bilmediğim malzemeden yoktu. Hal böle olunca her kara gömülene, gömülürken şekilden şekile girene kahkalar ile güldüğümüz bir saatlik kısa ama keyifli bir yürüyüş yaptık. Sonrasında tam ev sahiplerimizin bize sunduğu tarhana çorbası ve gövecin keyfini çıkarıyorduk ki Gökhan bombayı patlattı. Hayatında ilk defa "vasıfsız" yürümüş. Keyif de almış. Vasıfsız yürüme lafına çok güldük. Güzel bir faaliyet olarak akıllarda kalacak. Darısı yenilerine.
Cumartesi, Şubat 26, 2011
Perşembe, Şubat 24, 2011
35. yaş günü hediyem
Crembrule. Evet, 35. yaş günü hediyem, crembrule yapmayı öğreneceğim bir yemek kursu. İnanamıyorum. Tadı hala damağımda. Yemeklerin de evet ama, en çok Rabişimle birlikte Cookart (http://www.cookart.com.tr/) mutfağında geçirdiğimiz üç saatin. İnanılmaz keyifli, çok öğretici, hani nasıl diyorlar, "hands on", hah tam öyle işte. Yapa yapa öğretiyor Cookart'ın sahibi, kendisi ile bugün tanıştığın, hatta ilk tanıştığım "Şef" (burası önemli, hakiki bir şef) Cemre Cerit. Çok şaşırdım, kendisi de öğretirken çok keyif alıyor. Altı kişilik grubumuz ile 3 hafta daha Çarşamba akşamları Kilis Sokakta olacağız. Davet menüsü hazırlayacağız. Grup da çok keyifli. Yemek yapmaktan keyif alan altı kişi bir de şef. Yahu masal gibi. Hala inanasım gelmiyor. Ne süper hediye be! Hatta en bir şahane hediye.
Pazartesi, Şubat 14, 2011
Yeni çağın madencileri
Şimdi silik gölgelerin türküsünü söylüyoruz.
Derin yer altı ocaklarında kazmalar,
Derine, hep derine kazıyoruz.
Nerde çağımızın o altın kalbi
Çağımızın altın kalbini arıyoruz.
Seni düşünüyorum her vurduğum kazmada
Çocuk gözlerinde kirli bir yağmur
Kazdıkça daha derinlere inmek,
Kazdıkça senden biraz daha uzaklaşmak demek.
Eski çağlardan bir yeraltı Tanrısı
Tutup öpüyor yorgun ellerimizden
Çağın uzaklarda vuran kalbini duyuyoruz derinden,derinden
Üzerimizde ağır bir yeryüzü
Gökyüzünden uzakta, çok uzakta
Derine, hep derine kazıyoruz
Nerde çağımızın o altın kalbi
Çağımızın altın kalbini arıyoruz.
Çağ yendi bizi,yorgunuz...
Derin yer altı ocaklarında kazmalar,
Derine, hep derine kazıyoruz.
Nerde çağımızın o altın kalbi
Çağımızın altın kalbini arıyoruz.
Seni düşünüyorum her vurduğum kazmada
Çocuk gözlerinde kirli bir yağmur
Kazdıkça daha derinlere inmek,
Kazdıkça senden biraz daha uzaklaşmak demek.
Eski çağlardan bir yeraltı Tanrısı
Tutup öpüyor yorgun ellerimizden
Çağın uzaklarda vuran kalbini duyuyoruz derinden,derinden
Üzerimizde ağır bir yeryüzü
Gökyüzünden uzakta, çok uzakta
Derine, hep derine kazıyoruz
Nerde çağımızın o altın kalbi
Çağımızın altın kalbini arıyoruz.
Çağ yendi bizi,yorgunuz...
Ergin Sander
Pazartesi, Ocak 31, 2011
2011 Global Game Jam'in ardından
Bu sene kaçıncısının yapıldığını bilmediğim Global Game Jam dünya çapında bir etkinlik. Dünya çapında derken hakikaten dünya çapında. Misal bu sene içlerinde Ankara'nın da yer aldığı 169 merkezde yapılan etkinliğe 6474 geliştirici katılmış, 1466 tane oyun geliştirilmiş. 48 saat süren etkinliğe her ülke kendi yerel saati ile Cuma günü saat 17:00'da başıyor. Önce oyunlarda kullanılacak tema açıklanıyor. Sonrasında katılımcılar gruplar oluşturup, oyun geliştirmeye koyuluyorlar. 48 saatin sonunda, Pazar saat 17:00'da da gruplar önce oyunlarını global web sitesine yüklüyor, sonra da yaptıklarını birbirlerine ve jüriye sunuyorlar. Jüri ve yarışma kısmı çok önemli değil. Dereceye girenlere öyle kayda değer hediyeler sunulmuyor. Jüri desen, sayıca yarışmacılar kadar (Bu sene 60 yarışmacı, 40 kadar jüri vardı). Yani jüri olmak da etkinliğe katılmanın bir biçimi. Ben etkinlik ile ilk defa geçen sene tanışmış, görüşlerimi de sizlerle paylaşmıştım. Bu sene bir adım daha atarak etkinliğe jüri olarak katkı sağladım. Cuma konunun açıklanmasından, Pazar sürenin bitmesine, ödüllerin verilmesine kadar gidişat ile ilgilendim. Çocukların etraflarında dolandım, sorular sordum. Diğer meraklılar ve sektörden insanlarla uzun uzun oyun sohbetleri ettim. Etkinlik ODTÜ Teknokent'in oyun ve animasyon merkezi ATOM'daydı. Fırsat bu fırsat, etraftaki oyun stüdyolarını gezdim. En merak ettiğim Taleworlds idi, Armağan Hocam kırmadı beni, Taleworlds'ü de gezdim.
Ekibin önemli bir kısmını geçen seneden gözüm ısırıyordu. Bu sene yeni heves yeni heyecan ile katılanların sayısı da az değildi. Toplam 60 kadar geliştirici vardı. Geliştirici diyorsam hepsi kod geliştirici değil, çok sayıda grafik tasarımcı, ses tasarımcısı da vardı. Geçen sene kadar sıkı olmasa da, bu sene de çocukların yiyeceğini içeceğini sağlayan bir çok sponsor vardı. Kuru Kahveci Mehmet Efendi kahvelerini eksik etmedi, Eker de ayranlarını. Gülmeyelim. Böyle bir etkinliğin en önemli yanı 60 kadar 48 saat ayakta kalacak elemanı sürekli beslemek. Seneye Eti'ye, Ülker'e haber salmak lazım. Kahve Dünyasını, Fast Food zincirlerimizi olaya katmak lazım. Sponsor mühim mevzu. Hepsinin ellerine sağlık. Darısı nicelerine.
Bu sene de çok güzel oyunlar çıktı. Birinci oyunu web sitesinden indirip oynamınızı öneririm. Gerçekten çok başarılı bir iş çıkardı grup. Üçüncü oyun da umarım ücretsiz olarak iPhone Store'da yerini alır. Öte yandan Ziggy grubu sanatsal üretimleri ile herkesin gönlünde taht kurdu. Bu onlara derece getirmese bile güzel bir saygınlık getirdi. Tüm grupların işlerinden bahsetmem zor fakat zamanı olan için hepsi görmeye değer işlerdi. http://globalgamejam.org/games/2011 sitesinden Ankara'da ve dünyada üretilen tüm oyunlara ulaşabilirsiniz.
Bence bu etkinliğin çok özel bir yanı daha var. Sanatsal ve teknolojik üretimi bir tema etrafında yoğurup kısa bir zamanda eser yaratılan bir deneyim sunuyor. Mühendis aklımla soruyorum: Modern sanat bu değil de nedir? Ben hiç bir konu verilip insanların 48 saat içinde kısa film çektikleri bir etkinlik bilmiyorum mesela. Böyle bir etkinlik çok güzel olmaz mıydı? Bunu yapan oyun geliştirme camiası kanımca çığır açmaktadır. Birlikte, kendiliğinden, hemen üretim. Üretilen interaktif canlandırma ile temayı ifade etme. Bunlar çok önemli değil mi? Seneye daha güzel, daha kalabalık, daha canlı bir GGJ umudu ile.
Pazar, Ocak 16, 2011
Behzat Ç. kült mü oluyor?
Bir kültür, bir alt kültür veya gruba adanan, adanır hale gelen yapıtlar kült yapılar olarak anılageliyorlar. Yakın dönem Türk sinemasında kült film denince akla gelen ilk isimlerden bir tanesi de Serdar Akar. Gemide filmini kaç defa seyrettiğimi hatırlamıyorum bile. "Bir memleket gibidir gemi" repliği ilk cümledeki grubu yaratıvermişti. Filmi seyredenlerin, veya şöyle söyleyeyim, filmi kült haline getirenlerin filmdeki karakterler ile sosyal veya ekonomik olarak bir kan bağları yoktu. Dünyaları ayrıydı. Aynı Behzat Ç.'de olduğu gibi. Serdar Akar yeni işinde de aynı bağlanmayı yarattı. Bölüm başına iki-üç yüz yorum yazan ekşisözlük yazarlarının halkımızın emniyet mensuplarını en seven grubu olduğunu söylemek kanımca pek doğru olmaz. Okumuş, beyaz yaka, bilişim sektörü çalışanlarının Behzat tesbihi ile dolaşmalarına ne demeli? Geçen gün işyerinde Rabiş'in telefonunu Behzat gibi açınca ortalık yıkıldı. Neden seviliyor bu Behzat Ç.? Nedir işin sırrı Serdar Hocam? Benim bulduğum cevap, Serdar Akar'ın işlerinin en belirgin özelliği güçlü karakter tasarımları ve güçlü replikler. Sevenleri seyrederken, "işte budur abicim" dedikleri anlar buluyorlar. İlkin, dizi son 15 senede Ankara'nın başına gelmiş en iyi şey. Ankaralılar, pardon biz taşralılar, köyümüzde çekilen diziyi zaten ilk elden seviyoruz. Dizinin bir yerinde Behzat Başkomserim "biz egemen sınıfın çıkarlarını korumak için yaratılmışız" diye bir cümle patlatınca akan sular duruyor. Bugün olduğu gibi "seviyorum merkez" diye telsiz anonsu geçilince polis frekanslarından, akan sular duruyor. Bir pazar gecesi daha biterken, ben ve Behzat Ç. sevenler cemaatinin pek saygıdeğer üyesi olan binler, haftaya merkezin ne cevap vereceğini inanılmaz bir sabırsızlıkla bekliyor. İş filmden çıkıp diziye döndüğünde Serdar Akar'ı bu heyecanı sürekli tuttuğu için de kutluyorum.
Pazar, Aralık 19, 2010
Ankara üzerine
Bir süredir iyice sıtkım sıyrıldı. Gün geçtikçe trafikte daha sinirli bir insan haline geliyorum. Her sıkıldığımızda kendimizi Tunalı'da yürüken buluyoruz. Tek avuntumuz D&R'a uğrayıp kitap almak, Lins'de bir kahve içmek veya Tapas'da birşeyler yemek. Ankara'da yıllar geçiyor veya yıllar geçmiyor. Geçmiyor yıllar, hayat ilerlemiyor, ilerleme yok! İlerleme yasak! Alışveriş merkezleri ilerliyor. Alıyoruz, veriyoruz. Alıp vermeyenler de orada. Neden! Neden güzelleşmiyor kent? Yaşanır hale gelmiyor. Akılla aramız açılıyor. Kurallara küskünüz. Küskünlük yetmez hatta kılız. Kuralsız yaşanıyor Ankara'da. Çok kandırıyorum kendimi metropol hayatı bu, başka türlü olmaz diye. Metropolde bir fotograf müzesi yok. Canlı Caz dinlemek gavur icadı. Festival yerine Büyükşehir'in konserleri var. Geçen gün az kalsın Büyük Ankara Sirkine (o da ne ise) gidiyorduk. Yuh! Şamil ile sohbet ederken bir türlü güzel bir semtini bulamadık Ankara'nın. Ehven-i şer Çiğdem, GOP ve Oran'a karar kıldık. Dün Rabiş tam Eskişehir'e girerken buraya taşınsak nerede otururuz diye sordu. O kadar güzel yerler vardı ki seçemedim. Bugün geri yola çıktık Eskişehir'den. İnanmazsınız trafik ışıklarında "yeşil dalga" vardı. Ankara'da zatıaililerini gören oldu mu? Dün akşam dışarı yürüyüşe çıktık. İşçi Filmleri Festivali bitiyormuş, tam ona üzülürken, Palto Film Festivali başladığını öğrendim. Haftaya Züleyha Gişe Memur filmini yönetmeni ve oyuncuları ile izleyeceğinden bahsetti, kıskanmadım. Ama festival filmlerine evden yürürlerse onbeş dakikada, tramvay ile on dakika gittiklerinden bahsedince, iki damla göz yaşı aktı gözümden. Sonra mı ne oldu? Askelik zamanımda aşina olduğum(uz Arda'ya selamlar) Şengöz baklavacısına gidip yarım kilo sütlü nuriye aldım. Ağzımın sulandığı gören usta hemen bir taneyi peçeteye koyup uzattı. Sonra taşbaşı çarşısında tanıdık bir kuyumcuya uğradık. Ankara'da hiç esnaf tanımadığımı düşündüm. Daha geçenlerde Levent Hocanın Meslekte 40 Yıl isimli fotograf albümüne bakıyordum. Eskişehir'de kırk yıldır aynı işi yapan esnafların fotografları vardı. Büyük şehir burası, herkes parayı kapmak, köşeyi dönmek, tuttuğunu öpmek peşinde. Eskiden memur kentiymiş Ankara. Rivayet bu ya, aldığı ile karnı doyan memur, okurmuş, dinlermiş, seyredermiş. Merhumdan sonra yaklaşık 30 senedir bu memleketin memuru da işini biliyor. Ankara'nın memuru da okumak da neymiş en kralından okuyanı öpüyor. Devir iktisat devri. Ankara ise en duygusal şehir. Zatıalileri ile geçen 15 senenin ardından artık ne düzelir ki? Kızılay'ın göbeğinde bu onbeş senenin anıtı var. Kızılay binası. İçimde de o bina kadar bir sıkıntı var bu şehir ile ilgili. Güzel insanlar ile çalışmak için, güzel insanlardan öğrenip, güzel insanlara öğretmek bu rezilliği çekiyoruz. Yalan mı?
Cumartesi, Kasım 27, 2010
Jobs ve Zuckerberg
Bayram tatili çok sakin geçti. Rabiş yeterliliğe hazırlandığı için birkaç günlük Sındırgı kaçamağı dışında sürekli evdeydik. Sındırgı'ya giderken yolda okumak için AŞTİ'deki standlardan aldığım Steve Jobs kitabı tatilin ana teması haline geliverdi. Yolda gidip gelene kadar çoğunu bitirmiştim zaten. Önceden çok ilgilenmediğim Steve Jobs dehasının veya delisinin mi demek lazım, adım adım yaşadığım bilgisayar ve bilişim sektörünün gelişme sürecindeki hikayesi hakikaten şaşırtıcıydı. Bir defa sıradan çok çalıştı efendim, çok da zekiydi, süper de eğitim almıştı e başarılı oldu tabi gibi bir durum değildi. Her türlü akıl ve delilik, cehalet ve bilgelik, şans ve hırs, uykusuz geceler, serhoş sabahlar hepsi yanyanaydı. Döner dönmez, fırsat bu fırsat deyip Pixar'ın uzunlarını seyrettim bir çırpıda. Bilgisayar yapan adam nasıl oluyor da çizgi filmci oluyor canım? Hikaye boyunca Jobs'ın etrafındaki adamların resimlerine baktım netten. Nasıl elemanlar bunlar diye? Bol bol wikipedia karıştırdım. Bu arada görüştüğüm Halit Hocamla, Şamil'le hikayenin sohbetini yaptık. Dün de bu rüzgarın devamına Social Network'ü ekledim. Film şahane olmuş eyvallah. Adam, Zukerberg ise ayrı bir hikaye. İnsan evladı sevgilisinden ayrılıp, psikopata bağlayıp, Facebook'u yazar mı? Bu iki sıradışı adamın da görebildiğim ortak yanları hırsları. Bu hırsları paraya değil yaptıkları şeye karşı. Başka olanı, kendilerinin olanı yapma, tek olanı, en iyi olanı yapma hırsları. Bu hırsları yapılan ile delilik derecesinde bağ kurmalarını sağlıyor ve tartışmasız zekaları ile yaptıkları işi farklılaştırıyor. Aynı rüzgar ile devam ederek önümüzdeki hafta da Pirates of Silicom Valey'i seyretmeyi planlıyorum. İlginç bir malzeme çıkar ise onu da bloga not düşerim.
Cuma, Ekim 29, 2010
Pixar Shorts
Ne vakittir sohbetini yapıp duruyorduk Pixar'ın kısa filimlerinin (http://www.pixar.com/shorts/index.html). Ben de indireli bir vakit olmuştu. Dün gece sıraya koyup hepsini bir solukta izledim. Sabah da Rabişle bir defa daha izledim. En çok hangisini sevdiğimi düşünüp durdum. Sonunda Boundin' filmini ilk sıraya koymaya karar vedim. 2. sıraya One Mand Band ve 3. sıraya da Geri's Game filmlerini yerleştirdim. Sonra da oturup Pixar'ın tarihini anlatan bir belgesel seyrettim. Özendim, ağzımın suyu aktı. Ben de 10-15 kişilik bir animasyon stüdyosunda çalışmak istedim. Kabiliyetleri hali hazırdaki cep telefonlarının 100'de biri olan tır kasası büyüklüğündeki bilgisayarlarda dünyadaki ilk animasyon kısa filmleri yapıyor olmanın nasıl bir şey olacağını hayal ettim. Şanslı adamlarmış vessalam diye bir sonuca vardım. Siz ne dersiniz?
Perşembe, Ekim 28, 2010
Fotograf Notları
Geniş Açı dergisinin yayın hayatına son vermesinden sonra süreli fotograf yayınları dünyamız hep eksik. Ya da ben bir türlü başka bir dergiyi Geniş Açı'nın yerine koyamıyorum. Bugün 28 Ekim öğleden sonrasının tatil olmasını fırsat bilerek Rabiş ile Kızılay'da yürüyüşe çıktık. Yolumuz Turhan Kitapevine de uğradı. Mülkiyelilerde oturmadan önce iki dergi alalım diye dergi standını bir baştan bir başa kat ederken, Fotograf Notları dergisini fark ettim. Yahu bu da nereden çıktı, yeni mi çıkmaya başladı ki? derken kaptım bir tane. Galata Fografhanesi Fotograf Atölyesi tarafından çıkarılıyormuş. Çok sıkı bir "Foto Röportaj Dergisi" olmuş. Benim aldığım 4. sayıymış. Fatih itfayesinden, Tuzla'daki tersanelere, 112 servisinden, Haydarpaşa-Gebze hattına çok güzel dosyalar hazırlamışlar. Saman kağıda basılan dergi Anti-İz (İz dergisinin karşıtı) bir sunum kullanmış. Fotograf dünyamızın bir eksiğini doldurmuşlar. İz dergisinde "güzel" olan fotograflar, Fotograf Notları'nda "sosyal sorumlu". Böyle sağlam bir işin arkasında gözlerim Özcan Yurdalan ismini aradı, çok vakit kaybetmeden de buldu. Özcan Hocanın ve emeği geçen herkesin ellerine sağlık. Hemen abone oldum. Dahası ilk sayılarını da istedim. Meraklılarına tavsiye ederim.
Pazartesi, Ekim 04, 2010
Selim Amcanın Sofra Salonu
Sofra salonu ne kadar kadim bir isim tamlaması değil mi? Benim de aklıma ilk gelen mütevazı bir kebapçı salonu fakat hal böyle değil. Kaburgacı Selim Amca ismini ilk defa Çukurambar'da bir şube açtıklarında duydum. Bunun da üstünden iki sene olmasa da bir seneden fazla geçti. Gel zaman git zaman, hep aklımda olmasına rağmen, bir türlü gidemedik. Altı ay önce miydi, Fatih ile Diyarbakır'a gittiğimizde, Selim Amcanın asıl dükkanına uğramak da ulvi amaçlarımız arasındaydı. Fakat Diyarbakır'lılar da orası değil ama siz şuraya gidin diye hep beraber fikir birliğine varınca emelimize ulaşamadan geri gelmiştik. Bugün karnımız aç, Çukurambar'da trafiğe sıkışmış bir şekilde nereye gitsek diye düşünürken aklımıza geldi. Arabayı parkedip daldık restorana. Ortam biraz ağır. Her taraf ağır abi. Tek abla Rabia. Nezih, yanlış olmasın. Ablalar genelde ete düşkün değil herhalde. Alkol alan da yok. Çukurambar mevsiminde rakı ağır geliyor zahar, yorumları yaparak ısmarladığımız saç kavurmayı bekliyoruz. Derken masaya içli köfteler, patlıcan dolmaları, salatalar, ezmeler, soğuk çorbalar, sıcak lavaş ve lezzetli mi lezzetli bir et geliyor. Kaburgaya cesaret edemedik. Malum ağır. Yazının son dört satırının ana fikri "ağır". Ayranı bakırdan içtik, eti saçtan yedik. Hem lezzetten, hem ihtimamdan, hem de fiyattan memnun kaldık. Ağır bir akşam yemeği için ağır ağır gidilebilir. Ağırlığınızca ağırlanır memnun da kalırsınız. Tavsiye ederiz.
Pazar, Ekim 03, 2010
Picasso'nun izinde
Eski emektar Focusumuz 180bini devirince, eh dedik artık zamanı geldi yeni bir araba almanın. Bir çok modele baktık. En ekonomik olanı, en süper olanı, en güzel olanı, dizel olanı, benzinli olanı, çok satanı, az satanı, pahalısı, ucuzu, Japonu, Avrupalısı. Bu süreçte şu karara vardım. Tek seçeneğe inmek ve bunun kesinlikle en doğrusu olduğuna karar vermek nerdeyse imkansız. Biz de, bizi en çok mutlu edenin tasarım olduğuna karar verip tasarımın peşine düştük. Picasso'nun izini takip edip Citroen'e yollandık. C3 Picasso, namı diğer Spacebox'ı çok beğendik. Hala başka arabalar bakmıyor muyum? Bakıyorum tabi. Daha biraz önce yolda bir SX4 görüp, yoksa Suzuki mi diye sordum kendime ama, dönüp arabama baktığımda tasarımı beni daha mutlu edecek bir araç (bu ekonomik bütçe ile tabi ki) göremiyorum. Bu kararımda Ada'nın saygın araba programı Top Gear'ın C3 Picasso'ya 20 üzerinden 16 vermesinin de önemli bir etkisi oldu. İşi benim görmediklerimi görmek olanlar aracı beğenmişlerdi. 500km'yi geçtik, her gördüğümüzde iyi almışız diyoruz. Citroen mi, kesin hemen bozulur, aldın ya satamazsın diyenler dışında hayatımızdan çok memnunuz.
Perşembe, Eylül 23, 2010
Personal Play Station yoksa Portable mıydı?
PSP son yıllarda aldığım en güzel oyuncak. Herşeyden önce ucuz. Sonra küçük. Yani portable, çok rahat taşınabilir. Sonra personal, yani kişisel. Ortamı bozmadan, kenarda, bir yandan sohbete katılıp, bir yandan dizi seyredip, öte yandan çaktırmadan oyun oynayabiliyorsun. Oyun tamamen kişisel bir deneyim. XBOX olsun PS3 olsun oyun oynamak için salonu, televizyonu ve etrafındaki herkezi oyun deneyiminin bir parçası yaparken, bununla uymadan önce, yatakta kitap okur formatta iki el Fifa atabiliyorsun. Çok abartmazsan (ki abarttık, bayram dönüşü ben araba kullanırken yan koltukta İbo Fifa oynuyordu) azar işitmiyorsun (evet, evet bayram dönüşü arabada Ezgi ve Rabiş'in gazabına uğradık, az daha cihazı camdan atıyorlardı). Oyunlar görece ucuz. Fifa 2009'u 20 tl, Tomb Rider'ı 30 tl'ye alabildim. Ah bir de değiş tokuş ortamı olsa, o vakit tadından yenmeyecek. Ne yazık Ankara bu işte kısır. Olsun onun da çözümü var. Gözünü sevdiğim E.Şehir'imin Esnaf Sarayında en üst kattaki oyun dükkanlarında üç kuruşa 2.el oyun bulabiliyor, değişim yapabiliyorsun. Velhasılı, 3 günde sıkılırsın, 2 haftaya satmaya çalışırsıncılara inat, ısrarla tavsiye ediyorum.
Çarşamba, Eylül 22, 2010
Teknolojik atılımlar
Ne vakittir yeni oyuncaklarım hakkında yazacağım ama elim ermiyor. Önce PSP aldım ki iki aydır elimden düşmüyor (Elimin neden ermediği ortada). Kendi başına bir yazıyı hak ediyor. Sonra arabada çağ atladık. 2000 model Focus'dan 2010 model Picasso'ya. Bu işin de kendi başına bir yazıyı hakkettiği kesin. Ama bunların önüne geçense, iptv, bizdeki adıyla tivibu. Geçen hafta digiturk'un attığı anlamsız spam mesajı açmayı bir türlü beceremediğim için alıcım her 10 dakikada bir kilitlenme eğilimine gark olunca, dayanamadım. Digitürkten çoktandır sıtkım sıyrılmıştı ya, daha 8 ay daha kölesiyiz, mecbur taahhüt etmişim, haberim yok. Araştırmalara başladım. Teledünya en güzeli gözüktü gözüme, derken, tesadüfen, telekomun destek firmalarından bir tanesinde çalışan bir arkadaş ile akşam yemeğinde buluştuk. Bana biraz iptv işini anlattı. Yok olmaz canım, internetten televizyon seyretme işine daha çok var sohbetlerinden sonra eve gelip tivibu'ya üye oldum. Aylık 1 lira. Şaka gibi. Kimliği fakslama saçmalığından (yahu kimlik fakslama mı kalmış ama memlekette aklı ara ki bulasın) sonra, sonunda (1 hafta aldı üye olmak) bugün hesabım aktif oldu. Hakkını vermek lazım teknoloji şahane. Hele benim gibi televizyon bilgisayarınız var ise (ingilizce Home Theater PC), tüm kanallar, durdur oynat, seç izle, film kirala hepsi önünüzde. Ayda da 1 liraya. Şaşkınım. Üstelik bir saattir izliyorum. Takıldığı da yok. Bunun HD'sini de yaparlar ise, açık söylüyorum, olay bitmiştir.
Pazar, Eylül 19, 2010
Karaburun, Ege'nin ucu
Karaburun, Ege'nin ucunda, anladığımız kadarı ile de kimsenin hatırlamadığı ufak tefek, sakin mi sakin bir kasabaymış. Hepi topu dört tane pansiyon, iki tane de oteli var (Onların da bir tanesi muhafazakar kesime hitap ediyor). Ortamda pek turist yok, yerli turist hepten az. Biz Karaburun Butik Pansiyon'da kaldık. Pansiyonda iki Türkiyeli aileye karşın yanlış saymadıysam dört kadar Kuzey Avrupa ailesi vardı. Zamanımızın çoğunu İncirli Koy'da geçirdik. Ha gidecek başka bir yer var mıydı? O da yoktu. Akşamları Bozcaada'dan oldukça fakir sofralarda vakit geçirdik. Hepi topu 200 metrelik kordonunda turladık. Zamanın saat saat değil, saniye saniye geçmesini seyrettik. Bir haftalık huzura dayanamayıp 4.günde geri döndük. Tatilin başında gidilmeli Karaburun'a. Denizi harika. Üstü kadar altı da inanılmaz. Bol bol şnorkel yapılıp, akşamları kitap okumaya ayrılmalı. Sakin ve dinginliğin doruk noktasındaki kasabaya dinlenmeye en çok ihtiyaç duyduğunuzda uğramanızı öneriyorum. Elinizi kaldıracak haliniz olmadığında, parmağınızı oynatmadan keyfini çıkaracağınız bir güzellik.
Dedetepe Çiftliği
Veya deretepe çiftliği. Bozcaada'da planlar biraz karışınca, kuzeyden güneye, Dikili'ye doğru inerken bir gece de kaz dağlarına uğrayalım dedik. Tatuta (açılımı zannımca tarım turizm tatil gibi) çifliklerini görmek ne zamandır istediğimiz bir şeydi. Dedetepe.org adresine ulaşmamız çok uzun sürmedi. Önce merak içinde doğa dostu hayat, kendi elektriğini üretme, Montessori eğitimi derken sitenin altını üstüne getirdik. Aradık hemen biz gelmek istiyoruz, bir gece de kalmak istiyoruz müsaitseniz dedik. Hay hay buyurun dediler. Giderken nasıl insanlar ile karşılaşacağımız ve nasıl bir deneyim yaşayacağımız konusunda biraz karışık duygular içindeydik. Bozcaada'dan çiftlikteki insanlar ile birlikte yemek üzere aldığımız dört kilo kadar üzümü, yok efendim bu organik değil, üstünde bilmem ne ilacı var diye yemezlerse ne olacaktı? Bu doğal yaşamcılara karşı önyargılarımız olduğunu farkediverdik.
Erkan ve misafirleri bizi etrafta atların, tavukların köpeklerin, çocukların dolaştığı zeytinliklerin içinde bir çiftlikte karşıladılar. Sıcak mı sıcak bir ortamdı. O hafta sonu düzenlenen Montessori eğitimi vesilesi ile ortamda hatırı sayılır bir sayıda (bir kısmı anladığım kadarı ile "ünlü" olan) psikolog vardı. Rabiş onlarla dakikasında kaynaştı. Ben de yok çiftliği gezerken, yok elektrik nasıl üretiliyor derken, yok dereye girip yüzerken akşam oluverdi.
Vejeteryan yemeklerimizi yedik. Bulaşıklarımızı kendimiz yıkadık. Güneş batana kadar herşey çok güzeldi. Sonra herkes ağaç evlerine (Olimpos'takiler ile alakaları yok. Bunlar harbi kütük ev) çekildi. Ortalık neredeyse enerji tüketmeyen led'lerle aydınlatıldı. Sivriler, börtü böcek, sıcak ki ne sıcak derken kendimizi evin içine zor attık. PSPimde (PSP ayrı bir blog konusu olmalı) Shrek seyrederek geceyi tamamladık. Sabah uyandığımızda cibinlik denen aletin sivriden pek de korumadığına kanaat getirdik. Kahvaltı yaparken bir daha gelmeye ama bu sefer daha serin bir havada gelmeye karar verdik. Değişik bir deneyimdi. Yolu Altınoluk'a düşenlere Dedetepe çiftliğine uğramalarını tavsiye ederiz.
Bozcaada
Bu seneki yıllık izniminizin ilk durağı Bozcaada'ydı. Ekşisözlük'deki tavsiyeye uyup Ayana Konukevi'nde kaldık. Çok sıcak bir ailenin işlettiği üç odalı bir pansiyon. Butik nedir derseniz, işte budur. Hepi topu 6 tane konuk. O da pansiyon doluysa. Mekan Rum mahallesinin girişinde. Odalar tabir yerinde ise denizin içinde. Güzel kahvaltılar, güzel sohbetler. Gidecek olanlara gönül rahatlığı ile tavsiye ederim. Uzun bir Bozcaada tatili olduğu için elimizin değmediği taş kalmadı desem yalan olmaz. Ha bunda Rabia'nın "Aaaa bunu da yapmadan gitmek olmaz ki canım!"larının etkisi de var. Yoksa ben plajda (hatta sadece bir plajda) altı gün yatar dönerdim.
Ada'da birbirinden güzel altı tane plaj var. Bunların en ünlüsü, yani herkesin gittiği, daha çok balık istifi modelinde güneşlenilen, şezlong ve şemsiyeler Bozcaada Spor tarafından kiralanan Ayazma plajı. Suyu da kumsalı da güzel ama en güzelini yıllar önce gittiğimde yapmıştım, yaklaşık 500 m. kadar açılırsanız karşınıza çıkan denizin altındaki kayalık. Bunun üstünde ayağa kalkıp kıyıdakilere el sallayabilirsiniz. Ayazma etrafındaki restoranlar öğle yemekleri için ideal. Şehir içindeki bir çok ünlü restoranın Ayazma'da şubeleri var. Mitos Beach veya Habbele plajı ise halkın değil "concon"ların takıldığı mekan. Çeşme, Bodrum ayarında olmasa da biraz pahalıca. İkinci günümüzü geçirdiğimiz bu tesis güzel işletiliyor. Denizi temiz. Playlist'i çok güzel. Müzik seviyesi yerinde. Tek sıkıntısı, biraz kalabalık. Yandaki teyzenin hayat hikayesine on dakika sonra ister istemez hakim oluyorsunuz. İki günümüzü şezlonglu, şemsiyeli mekanlarda geçirip sabahtan akşama plajda pinekledikten sonra bendeniz deniz özlemimi biraz bastırabildim. Takip eden günlerde gündüzleri kasabada geçirip, akşam üstleri tesisi olmayan, az insanın uğradığı plajlara yollandık. Çayır plajı bunların ilkiydi. Upuzun bir plaj, geniş bir kum, turkuaz bir deniz ve size en yakın insanla aranızda en az 100 metre. İşte budur dedik. Sonrasında gittiğimiz Tuzburnu da ona keza. Akvaryum biraz kalabalıktı fakat güneşin devrilmesine yakın o da sakinleşiyordu. İnsan sesi duymadan dalga sesi ile kitap okumak, uyumak, eli kolu kimseye çarpma endişesi olmadan yüzmek isteyenler için bu plajlar birebir. Ha evet elinizi kaldırınca bira gelmiyor. İlla ki şemsiye olsun derseniz, arabanızda bir tane taşımanız lazım. Acıktıysanız, bir koşu arabanıza binip bir zahmet on dakika kasabaya uzanıp bir kaç çeşit poğaça börek, bir kilo üzüm kapıp gelin. Bunun da zevki bambaşka.
Gündüzleri adada yapacak çok şey var. İlki, tembeller için bir kafeye çöküp uzun uzun kitap okuyup, gelip geçenleri seyrederken, garsonlar, mekan sahibi ile laklak ederken zamanı öldürmek. Birbinden güzel bir çok kafe var. Biz daha çok Ada Cafe'yi tercih ettik. Gelincik şerbetini, şambali ve sakızlı muhallebisini tavsiye ederim. Ha illa ki gezeceğim göreceğim derseniz (veya sevdiğiniz size öyle derse), Bozcaada Kalesi ve Bozcaada Müzesi olmazsa olmazlar. İkisi için de bir sürü önyargım vadı. Öncelikle "Ne gerek vardı canım?". Ama kazın ayağı öyle değilmiş. Kale hakikaten iyi korunmuş, büyük bir kale. Ankara kalesi ile hiç alakası yok. İkincisi, kasaba kaleden çok güzel görünüyor. Müzeye gelince; böylesi dostlar başına. Çok emek harcanmış, ilginç ve eğlenceli bir kasaba müzesi yaratılmış. Bir yandan kasabadaki Rum ve Türklerin yarattıkları etnografya sunulurken, bir yandan adanın tarihinden kesitler sergilenmiş. Çanakkale savaşı esnasında işgal kuvvetlerinden askerlerin Adadaki postaneden attıkları kartpostallardan, Adanın zenginlerinden Merhum Bilmemkim Beyin ellilerden bu yana kullandığı şapkalara kadar. Adayı ve adalıyı anlatan fotoğraflar da cabası.
Öteyandan Bozcaada deyince ilk akla gelenlerden biri de şarap. Adada Corvus, Çamlıbağ, Talay gibi şarap üreticileri var. Adaya özgü üç ayrı da üzüm cinsi varmış Karalahna, Kuntra ve Vasilaki. Hangi üreticiye gitsek de tadım yapsak, yoksa hepsine mi gitmek lazım derken tavsiyeler bizi Çamlıbağ'a yöneltti. Dört kuşaktır şarap üreten, Çamlıbağ'ın sahibi Yunatçılar ailesinin hali hazırda işlerin başındaki temsilcisi Haşim Yunatçı ile tanıştık. Bağcılık ve asma üzerine sohbet edip tadım yaptık. Ada üzümlerinden yapılanlarından ikişer şişe yüklenip arabamızın bagajına attık. Biz de, bize soranlara Çamlıbağ'da tadım yapmalarını önermeye karar verdik.
Akşam yemeklerimiz Bozcaada tatilimizin en keyifli zamanları idi. Birbirinden çeşitli restoranları ve zengin bir mutfağı olan adada yemek yemek hakikaten bir zevk. Sandal, Lodos, Salkım, Koreli, Şehir gibi adada marka olmuş bir çok restoran var. Hepsinde olmasa da günlerimiz elverdiğince her gece bir tanesinde uzun yemekler yemeye çalıştık. İlk gece Sandal'daydık. Izgara kalamar ve ahtapot ile sıkı bir başlangıç yaptık. Sonrasında limana uzanıp Boruzan'da asma yaprağında sardalya, takibinde Salkım'da Girit pilavı, asma yaprağında keçi peyniri, Koreli'de çeşit çeşit Ege otları, kaya koruğu, Tenedos'ta mezgit derken günleri bitirdik.
Pazartesi, Temmuz 12, 2010
Butcha - The Butcher Shop and Steakhouse
İlk Çayyolunda gördüğümden beri aklımdaydı. Şöyle doya doya biftek yemek. Hatta mekan çok afilli gözüküyor, kesin burda Angus da bulunur diye düşünmedim (düşlemedim) de değil. Öte yandan, cahilliğimi mazur görün, bu kuru yaşlandırılmış et ( dry aged beef) olayı bu güne kadar farkında bile olmadığım bir uzay çağı teknolojisi idi, bugün Butcha'da çağ atladım. Neyse efendim, uzun lafın kısası, evde mi yesek, dışarda mı yesek derken, kendimizi geçen gün Panora'da da açıldığını farkettiğim Butcha'da bulduk. On onbeş dakika sonra Rabişimin önünde bir Ribeye Steak, benim önümde ise bir Newyork Steak vardı. Öncesinde saniyesinde gövdeye indirdiğimiz nefis salam ve köfteden bahsetmek bile istemiyorum. Efendim o ne ihtimam. İnanılmaz özenli bir servis. Uzun uzun sabırlar etler ve pişirme usulleri hakkında bilgilendirmeler. Etlerimizi yemeye başladık ama bir türlü iki cümle çıkmıyor ikimizden de. Sadece karşılıklı yediğimizin ne kadar lezzetli olduğunu belirten sesler çıkarabildik uzun süre. İnanılmaz güzel pişmiş, inanılmaz lezzetli etler yedik. Sevenlerine ısrarla tavsiye olunur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















