Pazar, Ağustos 30, 2009

İnsan neyle yaşar?

Bu seneki İstanbul Bienali'nin kavramı Brecht'in ünlü sorusu "İnsan neyle yaşar?" imiş. Sabah gazetelerde gördüğüm Bienal'in konstrüktivist tarzda tasarlanmış görsellerine hayran oldum. Pazar keyfi yaparken geçen haftayı düşündüm. İnsan neyle yaşar? Salı anneler geldi, Çarşamba Rabişim ameliyat oldu. Hacettepe Hastanesi'nde geçen iki gün sonrasında hastanelerin ne karmaşık, ne büyük, Hacettepe'nin ne kadar düzgün bir hastane olduğu duyguları ile eve döndük. Doktorlara olan saygım bir kat daha arttı. Biz mühendislerin, mühendisliği seçmeyip doktor olan arkadaşlarını, "parlak insanlar" listesine almayı unuttuklarını farkettim. Yaşıtım, işlerinde çok güven veren, parlak bir sürü doktor gördüm. İnsan neyle yaşar? Cuma günü normal hayata döndük. Evdeki annelerin sunduğu konfor ile ne zamandır aklımda olan akademik problemlere gömüldüm. Dün gece yarısı başardım. Ontoloji olarak resmileştirdiğim alan bilgisi üstüne yazdığım kurallar ile bilgisayara çıkarım yaptırttım. Ne mi olacak şimdi? Daha akıllı insansız hava aracı rotalayabileceğiz. Algoritmamız "insan gibi" durumu irdeleyip çıkarımlar yaparak, daha uygun arama yöntemleri kullanarak en uygun rotayı hesaplayabilecek. İnsan neyle yaşar? Bu sırada ara ara XBox'ımı açıp taze indirdiğim EA tarafından geliştirilen Mirror's Edge oyununun demosunu oynadım. Fizik motorlarının geldiği son nokta olan PhysX kullanan aksiyon, macera tipi oyun hakikaten çok güzel olmuş. Tez zamanda oyunu satın almaya karar verdim. İnsan neyle yaşar? Bu sabah ise 30 Ağustos havası ile uyandım. "Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır, ne ağaç, ne kuş sesi, ne toprak kokusu vardır." dizesi geldi aklıma. Destanı bir daha okumalı dedim. İnsan neyle yaşar?

Pazar, Ağustos 23, 2009

Assassin's Creed

XBox mucizeleri sürüyor. Konsol kardeşim Argün Assassin's Creed'i bitirir bitirmez bana getirdi. Cuma gecesi dünyadan koptum. Dün gece saat biri geçeli epey olmuş, evdeki tüm ışıklar kapalı, haşhaşi kardeşim Altair ile Ortaçağ Ortadoğusu'nda at koştururken, artık bu kadar yeter, yatayım, sabah da oyuna başlamadan bloga not düşeyim dedim. Evet, oyunun ikincisinin çıkmasına iki ay kala ancak oynuyorum oyunu, ama söz ikincisi için bu kadar gecikmeyeceğim. İnanılmaz bir game world tasarlanmış. Hikayesi ise oynayana tarihin içinde Ortadoğu turu attırıyor. Benim gibi oyun yeteneksizinin bile zevkle level'ları geçebileceği kolaylıkta olması ise başka bir artısı. Hazır bu aralar akademik olarak da oyun işi ile ilgilenmeye başlamışken o konuda da iki not düşmek lazım. Ata binme sahneleri dışında oyundaki fiziksel gerçeklik hoşuma gitti. Ata binme işi ise kanımca başlı başına bir problem, insan bir taraftan çok eklemli bir sistem, öte yandan at ona keza. İki sistemin gerçek zamanda "coupled" çözülmesi, 2007 yılında ha bu kadar çözülebilmiş. Bunun yanında "cloth modeling" konusunda yenecek daha çok fırın ekmek var zannımca. Ortalıkta dolaşan dervişlerin elbiseleri kolalı gibi gözüküyor. Bunun yanında "swarm behaviour", "team behaviour" da oyunda denenmiş ama az daha üstünde çalışılsa daha güzel olurmuş dediğim teknolojiler oldu. Netekim biraz önce oyunun ikincisinin videolarını izledim. Geliştiriciler team işinin üzerinde çok durduklarını anlatıyorlardı. Bu jenredeki yeni oyunlar Saboteur ve Assassin's Creed II'yi sabırsızlıkla bekliyoruz.

Pazartesi, Ağustos 17, 2009

Kafka'nın Davası

Dava bu kadar güzel çizilebilirmiş ve Kafka'nın dünyası bu kadar güzel resmedilebilirmiş. NTV yayın evinden çıkan Kafka'nın Dava'sının çizgi romanından bahsediyorum. Chantal Montellier tarafından resmedilmiş eser hakikaten çok güzel olmuş. Şu sıralar Google Translate ile web sitesini keşfetmeye çalıştığım çizerin diğer işlerini bulmak için sabırsızlanıyorum. Kafka ve çizgiroman severlere ısrarla tavsiye edilir.

Pazar, Ağustos 09, 2009

Yazboz

Microsoft, evinde iki satır kod yazmaya hevesli oyunseverleri avucunun içine almaya çalışıyor. Yazdıklarına göre, XNA Game Studio ile oyun yazmak pek kolay. Hem de yazdığınız oyunları XBOX'ınızda da oynayabiliyorsunuz. Ben de fırsat bu fırsat, hazır ders için platform bakarken, bir de şu XNA'i deneyeyim dedim. Cuma gece başladığım ufak arcade oyunu biraz önce bitirdim. 5-6 saatlik bir iş gücü ile hem XNA framework'e giriş yapmak, hem de ufak bir arcade oyun geliştirmek mümkün oldu. Sol köşedeki topunuzla havadan gelen düşman gemilerini vurarak şehirlerinizi koruyabiliyorsunuz. Vurduğunuz düşman gemilerinin sayısını da skor olarak yazdırdım. Oyunu geliştirirken bir tutorial takip ettim. Edindiğim izlenim XNA kullanarak oyun geliştirme konusunda kaynak sınırsız. Elim değsin, iki oyun da ben yazayım, namım yürüsün diyenlere tavsiye ederim. Şimdi oyunumu XBOX 360'a deploy etme zamanı. Sonra, "kendin pişir kendin ye" düsturunun oyun işine ilk uygulamasını yapacağım.

Çarşamba, Ağustos 05, 2009

Oyun zamanı

Bu dönem ODTÜ Enformatik Enstitüsü bünyesinde Oyun Teknolojileri Yüksek Lisans Programı açıyoruz. Bir seneyi geçkin zamandır hazırlıkları sürüyordu. Derslerin belirlenmesi, içeriklerin oluşturulması, YÖK'e başvuru derken, ciddi ciddi önümüzdeki hafta sonu (15 Ağustos) mülakat yapıyoruz. Programın ilk öğrenci adayları ile tanışacağız. Bir son dakika süprizi olmaz ise bu dönem çocuklara bilgisayar oyunlarında kullanılan fiziği anlatacağım. Bu aralar akşamları o kitap senin, bu web sitesi benim harıl harıl okumaktayım. Farklı farklı oyunlar oynamakta, oyun motorlarını denemekte, ufak tefek demo kodları yazmaktayım. İş çok eğlenceli. Dahası biraz önce, bahanesi ile aldığım XBOX360'ımı kutusundan çıkardım. Bu yazımı bitirir bitirmez kendisini televizyona bağlayacağım. He he. Yahu pek keyifli. "Rabiacım ben çalışıyorum" deyip, oyunun başına kuruluyorum.

Çarşamba, Temmuz 29, 2009

Çok uzun zaman oldu...

Çok uzun zaman oldu. Bu ara çok şey geldi geçti, ama beni de Rabia'yı da yazmaktan alıkoyan, bir hayat kurmak için tüm mesaimizi vakfetmek oldu. Çok güzel bir evimiz oldu, çok da güzel bir düğünümüz, sonrasında rüya gibi bir balayı. Yazmayı bırakalı beri kaçamaklar da yaptık. Herkes bizi ev ile uğraşıyor zannederken, 1 Mayıs'ı Yedigöller'de geçirdik. Düğüne 2 hafta kala ben iş münasebeti ile kısa bir Belçika kaçamağı yaptım. Bunları yazamadık. Geçen Emrah ile konuşurken farkettim. Yazmak için bilgisayar karşısında çok oturmak lazımmış. Oturmak yetmez, çok iş yapmak lazımmış ki, arada sıkıldıkça blog yazılsın. Yeniden çalışma tempomuza dönüyoruz. Yeniden yazmaya da tabi ki. Bir de elim erer ise blogumun şeklini şemalini değiştirmeye niyetliyim. Hadi hayırlısı.

Perşembe, Mart 19, 2009

Hallelujah...

Mart ayının sonuna geldik. Hala bahardan bir ses yok. Hava kapalı, olursa kar olmazsa sert bir rüzgar. Gökyüzü bir karanlık karanlık üstüne geliyor insanın. Madem öyle mi? diyor bünye de, vut o zaman kendini Jeff Buckley'e, Nick Cave'e, Tindersticks'e, Patti Smith'e.

maybe i have been here before
i know this room, i've walked this floor
i used to live alone before i knew you.

i've seen your flag on the marble arch
love is not a victory march
it's a cold and it's a broken hallelujah

Pazartesi, Mart 02, 2009

Po nehrinin kıyısında

Sabah 3 sularında Ankara 100.Yıl'dan Torino seferine çıkan atlılarımız, İtalya saati ile saat 16 sularında Po nehri kıyılarına ulaştı. Gönül buraları pek bir hasret ile özlediği Rabia ile gezmek istiyor fakat bu sefer kısmet değilmiş, bir dahakine diyerek kendini avutuyor. Saat 4'de açık restoran bulunamayan Torino sokaklarında yorulmuş bünye "yatak, yatak" diye bağırırken, saatine 3 avro verilen internetin bitmesine 15 dakika kalmış durumda. Yurttan ve dünyadan Umut dolu haberlerimizin sonuna gelirken, buralardan, oralara kucak dolusu sevgiler, selamlar...

Salı, Şubat 24, 2009

Marangozluk zanaati

Ahşaptan hayaller inşa etmek için marangozluk zanaati öğreniyorum. Şaka felan değil, hakikaten de öğreniyorum. İlk eşya bakmaya başladığımızda farkına vardım ki başkasının bana yaptığı değil, kendimin kendimize yaptıklarının çok kıymeti olacak. Yoksa, satın almaya çok alışık olduğumuz bu çağda üretmek Çinli, Endonezyalı, Filipinli işçilerin bir lokma, bir hırka için yaptıkları bir eylem haline gelince, biz de çok isteyerek ama çok isteyerek aldığımız şeylerimize aldığımız gibi yabancılaşıyoruz. Buna inat işte Rabia ile kullanacağımız her şeyi ellerimle yapmak istedim. O kadar uzun boylu olmadığını ben de biliyorum tabi, ama gene de ikimiz de emek verecek fırsatlar yaratmaya çalışıyoruz kendimize. Yeni tuttuğumuz Oran'daki dubleks evimizin merdivenlerini elden geçirmek de işte tam bu amaca hizmet ediyor. Yalnız da değiliz bu süreçte. Sevdiklerimiz de ellerinden geldiğince destek veriyorlar. Naci Dayım (Rabia'nın marangoz olan dayısı) yol gösteriyor. Ağır işlerin altında ezilmemizi önlüyor. İbrahim ile Ezgim etrafımızda pervane. Hal böyle olunca, iş zaten çok keyifli bir hal alıyor. Bu arada ne yaptığımızı anlatmayı unuttum. Merdivenin trabzanlarını ve ahşap olan basamaklarını güzelcene boya sökücü ile temizliyoruz. Sonra zımpara ile elden geçirip, renkli vernik ile de boyuyoruz. Önümüzdeki hafta da son kat verniklerini atıp, yerlerine monte edeceğiz. İşte bu da evimizin balkonundan bir manzara. Bozkırın ortasında, çamın içinde ev bulduk. Biz çok beğendik, her gelen de çok beğeniyor evimizi. Bu da bizi ayrı bir mutlu ediyor.

Salı, Şubat 03, 2009

2009 sezonunu açtım

Bugün 4km'lik bir jog ile 2009 sezonunu açtım. Arada koş(a)madığım 3 ay bana 3 kilo olarak geri dönse de, geçen sene kazandığım ayrobik temele güveniyorum. Kısa zamanda, en keyiflisinden 10K'lar koşmak lazım. Yeniden, bir çabuk motive olmak lazım. Şu üstümdeki ölü toprağını atmak lazım. Hedefim de var. Boşa gaz vermemekteyim kendime. 12 Nisan'da koşulacak 4. Uluslararası Bursa Osmangazi Yarı Maratonu. 21 koşmak için 3 ayım var. Yeter mi? Yeter.

Pazartesi, Şubat 02, 2009

Kocaman koltuk, kocaman hayaller

Sevdiceğimle birlikte yaşayacağımız evi hazırlamaya başladık. Anlaştık. Emek, emek, özene bezene kuracağız herşeyi. Aman bu da böyle oluversin demeyeceğiz hiç. İlk parçalar Mudo Concept'ten. Bir üçlü, bir de ikili koltuk. Sırada Tepe'deki Berjerler var. Bugün Rabia'ya işi bırakıp marangozluk öğrenip, yatak odası ve yemek odasını kendim yapmayı önerdim. Hadi ordan dedikten 10 dakkika sonrası baktım yastıklara etamin yapmaktan bahsediyordu. İlmek ilmek örmeye başladık kocaman hayallerimizi. Şu dakikada kesinkes eminim, hayellerimizden güzelini kuracağız.

Çarşamba, Ocak 28, 2009

Sahnede düğün var

Dilin gelmiş geçmiş en ustası buyurdu, "Bütün dünya bir sahnedir… Ve bütün erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu..." Öyle mi? dedi erkek. O hade vurulsun davullar! Bu yaz gün dönümünde Rabia ile Umut evcilik oynamaya başlayacaklar. Bir ömür oynayacağım oyunların en güzeli başlayacak Eskişehir'de gün ortasında, günün altında, tüm sevdikleri ile birlikte.

Pazartesi, Ocak 19, 2009

EFSAD'da bu Cuma

Haziran ayının ilk günlerinde Züleyha sayesinde kendimi Oğuz'un Deklanşör filminin setinde bulmuştum. Set Fotoğrafçılığı uğraşı ile böylece tanış olmuştum. Hatırlarsınız konu ile ilgili bir de yazı yazmıştım. Çekimlerden hemen sonra, ekip filmi kurgularken, ben de çektiğim fotoğraflardan bir saydam gösterisi hazırlamıştım. Hedef, filmin galasında, ilk gösterimin akabinde set fotoğraflarından oluşan saydam gösterisini de sunmaktı fakat benim yoğun Ankara mesaim buna izin vermemişti. Bu arada Efsad ekibi ile tanış olmuş, saydam gösterisini Efsad'da yapma fikri oluşmuştu. Aradan aylar geçti. Ben Ankara'ya döndüm. Gösteri işini de iyiden iyiye unutmuştum ki, iki-üç hafta önce Eskişehir'den bir telefon geldi. Efsad ekibi ile gösteriyi bu Cuma yapmaya kavullaştık. Bugün baktım web sitelerinden de duyurmuşlar. İlk saydam gösterim olacak ya, pek heyecanlıyım.

Pazar, Aralık 28, 2008

Çocuklar için "Sol"

Bizim yaşımızdakiler için Cumhuriyet okumak pek de "moda" sayılmaz. Okuyan da yok denecek kadar azdır. O nedenle, bu gün gazetede çıkan, okumaktan çok keyif aldığım Işıl Özgentürk'ün yazısını paylaşmak istiyorum. Işıl teyzenin, yazısını buraya koyduğum için bana kızmayacağını umuyorum.
Küçük çocuk annesine sordu: “Sol ne demek?” Anne bir süre düşündükten sonra yanıtladı: “Sol, sokakta seksek oynamak demek; korkudan öleyazsan da lunaparkta zincirli sandalyeye binmek demek; gece yatağından gökyüzünü izleyip gözüne kestirdiğin bir yıldızla sır paylaşmak demek; küçük fokları gaddarca öldüren fok katillerini hiç unutmamak ve kürk giymiş bir bayanın üstüne ‘Yaşasın foklar’ diyerek kalıcı boya atmak demek; yunusların bazen bir insan olduğunu düşünmek ve onların o muhteşem özgürlüklerini kıskanmak demek; Afrika’da bir ay sonra 700 bin yaşıtın çocuğun susuzluktan öleceğini öğrenip kumbaradaki parayı koşarak acil yardım kurumlarına götürmek ve bundan böyle diş fırçalarken musluğu kapalı tutmak demek; yemeğini bitirip geri kalanını üşenmeden bir torbaya koyup en yakın havyan barınağına götürmek demek; köpeğini gezdirirken bir poşete onun bıraktıklarını almak ve çöp kutusuna atmak demek. Kesilen her ağaç, yanan her orman için ne yapıp edip mutlaka ve mutlaka ağaç dikmek demek.. kimselerin ‘Bu orada ne yapıyor’ demesine aldırmadan insanların kumsalda bıraktığı çöpleri toplamak demek; çok meraklı olmak demek; şu yaşadığımız dünyada kaç dil konuşuluyor, farklı kaç renk insan var, neden Çinliler sütle yapılmış yiyecekleri yiyemezler.. güney ve kuzey kutbuna kaç kişi gitmiştir? Onların bu yolculuklarda başına neler gelmiştir? Şu bizim oturduğumuz kentin kaç kapısı var, şu bizim oturduğumuz kentte kaç müze var? Yazıyı ilk bulan kavim Sümerler’in kaç tanrısı varmış, Hititler’in kaç tanrısı, Hint mitolojisiyle, Yunan mitolojisindeki tanrılar birbirine ne kadar benzer? Güçlülerin tanrısı Apollon’un da, Hint tanrılarından en sevilen insan başlı fil tanrı Gadeş’in de yardımcıları neden faredir? Bir karınca bir kilometreyi ne kadar zamanda alır, sesten hızlı giden uçakların hızı saatte kaç kilometredir? Neden erik ağaçları erken açar? Dünyada kaç çeşit kurbağa vardır, insanın en yakın akrabası gerçekten su sineği midir? Freud neden herkesin bildiği bir bilim adamıdır? Karpuz neden soğuk suya bırakılır, dünyada parfüm yapılan kaç çeşit çiçek vardır, çöllerde kum fırtınaları neden hâlâ insanların korktuğu bir doğa olayıdır, kırlık alanlarda neden ay ve yıldızlar daha parlaktır? Aşk nedir, bu neden başımıza gelir, kalbimiz sık sık neden kırılır, vicdan nedir, neden yalan söylerken yüzümüz kızarır...”

Küçük çocuk “Anne dur biraz” dedi, “kafam karıştı.” “Elbette karışacak” dedi annesi, “dünyanın en zor sorusunu sordun, devamı var. Sol demek, her yaptığın işin neye yarayacağını bilmek demek; okuduğun her kitabı, denizlerin tuzunu, göklerin mavisini iyi bilmek demek; bir ormanda pusula olmadan Kutupyıldızı’na bakıp yolunu bulmak demek; herkes birinin karşısında mum gibi dururken, kendin gibi durmak demek.. geceden ölesiye korkmak, ama geceyi sevmek demek; gün batımlarını sevmek demek, ormandaki tüm sesleri sevmek demektir.. kendin için dans etmek demek, ağız dolusu gülmek demek, her yenilgiden sonra şöyle bir silkinip kendi küllerinden yeniden doğmak demek...”

Küçük çocuk birden bağırdı: “Şimdi anladım” dedi, “sol demek hiç durmadan düş kurmak demek!”
Işıl Özgentürk, Cumhuriyet, 28 Aralık 2008.

Cumartesi, Aralık 06, 2008

Orda mı burda mı derken...

Gazi Osman Paşada oturmalı, yok yok Çankaya daha güzel olur. Dikmen vadisinden bir daire denk gelse çok şahane olmaz mı? Çiğdem benim favorim. Çayyoluna mı gitmeli, Ezgi'ler de oraya taşındı. Cancazım ben mahallede oturmak istiyorum. Düz bir yer olsun. Bahçeli olmaz mı? Ama ev illaki bakımlı olmalı. Bir kaç aydır, Rabişimle düşünüp konuşup duruyorduk. Bir gün oraya, birgün buraya kara veriyorduk. Havanda pek güzel su dövüyorduk. Bugün Rabişimin Sincan'daki çocuk teslimi sonrasında Bahçeli keyfi yaptık. Kahvaltı üstüne Mango Outlet. Arabaya dönerken 7nin hemen arkasında, 30. sokakta bir kiralık gözümüze çarptı. Emlakçıda hemen karşısında çıkınca, adım bir adım daha mı diyordum bir önceki yazımda, evet, çok heyecanlı bir ilk adım attık. Uzunca bir sürecin, evimizi, birlikte yaşayacağımız yaratma sürecinin ilk adımını attık. Evet, evet, eve baktık. Bir ev kesmedi sonra 1. Cadde üzerinde bir ev daha baktık. Başlıyoruz. Düğüne kadar "Koştur, Durma!". 

Pazartesi, Aralık 01, 2008

Bir adım, bir adım daha...

Bir adım, bir adım daha, sonra bir adım daha yaşıyoruz hayatı. Memlekette erkeğin hayatında hep konuşulup durulan, en çok bahsi geçen, her şeye engel denen, gidip gelsem de diye başlayan cümlelere konu olan askerliğim bitti. Çok şanslıydım. Çok güzel bir askerlik yaptım. En çok istediğim yerde, çok sağlam bir ekiple, sevdiğim işi yaparak bu süreci tamamladım. Evet rahatlamadım desem yalan olur. Hayatımdaki en büyük belirsizlik artık yok. Ama hüzün de var yanı başında. Çok sevmiştim Eskişehir'i. Eskişehir'de yaşamayı. Askerde olmanın verdiği o iş yeri sorumlulukları ve sıkıntılarından uzak, ekonomik olarak her şeyin mübah olduğu güzel zamanları özleyeceğim. Öyle, yukarıdaki Nuri Bilge fotoğrafındaki gibi bakıyorum camdan dışarıya. Bir adım, bir adım daha, hayat devam edecek. Eski projeler, yeni projeler, koşturmalar, yetişmeler, kaçırmalar, bağırış çığırış bir hayat. Yeniden merhaba. Dursak iyi aslında ama, durulmuyor...

Cumartesi, Kasım 22, 2008

Çağan Irmak'ı seviyoruz

Dün Issız Adam'ı seyrettik. Açıkçası çok hazırlık yapmamıştık filme. Rabişle hafta başından bu yana Ferzan Özpetek'in filmine gitmeyi planlarken, bir anda bu filmi kaçırdığımızı farkedince, rotayı Çağan Irmak'ın filmine çevirdik. Filmi çok beğendik. Herşey yerli yerindeydi. Oyunculuk, hikaye, planlar, müzikler, hepsi özenle seçilmiş, kurgulanmış.  Çağan Irmak bu sefer Ferzan Özpetek gibi, şehri, şehir hayatını çekmiş. Şehirli olanın köklerine yabancılaşmasını, kendine yabancılaşmasını, insana yabancılaşmasını bir aşk hikayesine yedirmiş. Seyredilesi bir film çıkmış ortaya. Tavsiye ederim.

Çarşamba, Kasım 19, 2008

Romantik mühendislik

Romantik, TDK'nın tanımı ile "davranışlarında duygu ve coşkunun aşırı ölçüde etkisi bulunan" demek ya romantik mühendisliği de duygu ve coşku ile yapılan mühendislik faaliyeti diyebiliriz. Bu önermeyi biraz daha irdelersek tanımı motivasyonu duygusal tatmin olan, coşku ile yapılan mühendislik diye de yapabiliriz. Devrim Arabaları da işte bu romantik mühendisliğin ülkemizdeki tarihini gözler önüne seren ilk yapıt olduğu için pek kıymetli olmuş. 1956 mezunu makina mühendisi bir senatör amcam var benim. Benzer hikayeleri ondan dinlemiştim ilk. Bir işi ilk defa yapmanın verdiği güçle ve hevesle çalışılan özveri dolu yıllar. Devrim arabalarından önceki ilk örnek, filmde de bahsi geçen teyyare fabrikalarıdır. Bilge ile Ankara Rüzgar Tüneli hakkında çalışma yaparken ilgilenme havacılık tarihimiz ile az da olsa bilgi sahibi şansı bulmuştum. Bugünlere devreden bir mühendislik mirasımız ne yazık ki olamamış. Bu film mühendislik tarihimiz ile ilgili ilk film ya umarım devamı da gelir. Bu filmdeki atıf, yönetmenin bu filmden sonra yoksa havacılık tarihimizle ilgili bir projesi mi var diye düşündürttü. Teyyare fabrikalarının hikayesi de film olmayı haketmiyor mu? Pek de güzel olur.

Ain't got nothing but the blues

Eskişehir'deki son günlerimin tadını çıkarıyorum. Akşam üstü saat 5 civarı karar verdik konsere gitmeye. İşten çıktım, ufak tefek işler vardı, onları hallettim önce. Köfteci Ali'ye uğrayıp yemeğimi yedim. Varuna'ya oturup kahve eşliğinde günün gazetelerini okurken Züleyha geldi. 6 buçukta sallana sallana vardık 222'ye. Saat 7'yi geçerken 2000 kişi doldurmuştu eski kiremit fabrikasını. Gözünü sevdiğim Eskişehir. Önce Watermelon Slim isimli şahane amca çıktı sahneye. Güneyli aksanı ile, Tom Waits'i andıran duruşu ile yatık gitarını konuşturdu. Work Songs ile başladı, mızıkalarıyla Chicago style işler çalarak kapattı programını. Ardından kocaman bir zenci teyze çıktı sahneye. Sharrie Williams kendi performansı ile göz doldururken, ben grubu Wise Guy'sın çok da hastası olmadım. O gitarcı oğlanın yerine, bizim Süleyman Bağcıoğlu'muzu koysak kat be kat şahhane olurdu kanısınayım. Son eleman, John Lee Hooker Jr. çıktıığnda biz zaten 3 saattir blues dinlemekteydik. Efsanin oğlu da rap yapacakmış fakat baba mesleğine devam etmek zorunda kalmış hissiyatı yaratınca bizde, 3. şarkısından sonra, bizden bu kadar deyip çıktık konserden. Bencileyin gecenin yıldızı Watermelon Slim'di. "Nerdesin be Birader" filmini seyredipte, müziklerine hasta olanlara ısrarla tavsiye edilir. Blues'un köklerinden bir ses.

Pazartesi, Kasım 03, 2008

Ezgi'mizi evlendirdik

Çarşamba sabahı erkenden düştük yola. Eskişehir'de Sebahat annemin muhteşem ıspanaklı gözlemeleri için bir kahvaltı molası verdikten sonra bir solukta vardık Balıkesir'e. Kaptan pilot bendeniz, hostesimiz sevdiceğim, gelinle damadı bulutların üstünde kız evine attık. Kız tarafı olmamızdan herhalde, herkes çok duygu dolu idi. Annem, teyzesi gelince, "anneanneniz yok ama bakın teyzeniz geldi" deyince, küçük teyzemle benim gözlerimizin yaşları salıverdi kendilerini. Düğün sabahı damadı berber salonuna bırakıp, kendime bir kanvas pantolon, bir gömlek aldım bir koşu. Hiç gelin abisi olmadım ki, ne bileyim her daim şık olmam gerektiğini. Şıkır şıkır gittim kuaföre, gelini ve sevdiğimi almaya bir de ne göreyim, yarım günlük kuaför mesaisi sonunda gelin ayrı güzel, yenge ayrı. Gene gözlerim doldu, kardeşimi gelinlikler içinde görünce. Akşam düğün salonu sevdiklerimle dolup taşmıştı. Sağımda solumda önümde arkamda belki yıllardır görmediğim, bana çok emekleri geçmiş hısmımız akrabamız, annemin babamın pek muhterem dostları ile dolu idi. Erol amcam, "Umut'um ölünce mi görüşeceğiz be!" deyince salondaki sevdiklerimi nasıl da özlediğimi hissettim. Bol bol oynadık, kına yaktık, aralarda kaçamak çay içmeye çıkıp özlediklerimizle çene çaldık. Ertesi sabah gelinimizi, Ezgi'mizi oğlan tarafının arabasına bindirirken, babam elinde bayrak ile indi evden aşağıya, çok güzel bir konuşma ile İbrahimim ile Ezgime bayrağı teslime ederken, bu sefer ben değil oradaki herkes ağlıyordu. Oğlan tarafının ardından, iki saat sonra biz de düştük yola. Kuzenlerim Turgay ve Didem, sağ olsunlar, bizi yalnız bırakmadılar. Vara vara vardık oğlan evine.Bu duygusal durum kızı verene kadarmış. Bilecik'te bir eğlendik ki, sormayın gitsin. Oğlan tarafı bizi el üstünde tuttular. Rabiacım, Rabiyenge'liğe terfi etti. O bir taraftan yengeliğin tadını çıkarırken biz Turgay ile oğlan tarafının adamları ile kaynaştık. Damadın sağdıcı, ODTÜ Endüstriyel Tasarım mezunu, 50 ineğe bakan, 1000 dönüm tarlaya pancar soğan eken, Tata marka pickupı ile gönüllerimi fetheden Süha ile hayvancılık işine girmek gerektiğinden başlayan, ordan Bauhaus'a uzanan sohbetler ettik. Düğün sabahı gelenleri karşılamak ile geçti. Gene bir yarım günlük kuaför mesaisinden sonra afete dönen kızları alarak konvoya katıldık. Da diri diri dit dit diye düdük çala çala vardık düğün salonuna. Bu kadar mı oynanır kuzum. Bir çuval kaşık geldi. Kaşığı alan ortaya atıyor kendini. Çiftetelli ile başlayan oyunlar davullu klarnetli hepimizi coşturdukça coşturdu. Bilecik Yeniköy'ün yaşını başını almış delikanlıları, "yörükler oynadı mı böyle oynar" diye, çöke çöke oynadılar. Biz kah katıldık coşkuya, kah kenardan, "vay be ne güzel oynuyorlar" diye iç geçirdik. Dillere destan güzellikte bir coşku ile kutladık dünyalar güzeli Ezgim ile, aslan damat İbrahim'in hayatlarını birleştirmelerini. Onlar erdi kemaline, biz çıkalım kerevetine.