Bozkır günbatımlarında gökyüzünü boyamaya başladıya, yaz yakındır artık :)
Salı, Mayıs 09, 2006
Pazartesi, Mayıs 08, 2006
Bas gitar almak için kolları sıvadım...
Hikaye Bilge'nin kendine Meksika Strat alması ile başladı. Bir akşam uğradı. Kahve içiyoruz. Anlatıyor işte; şöyle güzel tonlar alıyorum, şunları çalıyorum falan diye. Sonra lafı "Abi senin de bas gitar alma zamanın gelmedi mi?"'ye getirdi. Bak alırsın. İki teori, üç beş yürüyüş çalışırsın. Bu yaştan sonra bizim profesyonel müzisyen olcağımız yok. Orda burda çıkıp, onun bunun şarkılarını da çalmayız. Kendi müziği yaparız. Doğrudan onlara çalışırsın. Keyifli olur falan derken beni ikna etti. Evet evet, benim de bas gitar almam lazım demeye başladım.Önce bir google'da gezindim. Top five beginner bass guitars (Yeni başlayanlar için en iyi 5 bas gitar) yazını okudum. Derken listedeki Ibanez GSR 200 (yukarıdaki) fiyatlarına froogle.com'dan bakarken, GABX150'ü (aşağıdaki) farkettim. Şekli Gibson'ı anımsatan bu alet pek bi sevimli geldi bana. Sorduk soruşturduk. Zuhal Müzik getiriyorumuş Ibanez'i Türkiye'ye. Aradım adamları, hakikaten var ellerinde. Ankara'da da şubeleri olduğunu öğrendim.
Bu arada, hafta sonuna daha var. İşlerim şahane yoğun, inip de bakamadım Kızılay'a geçen hafta içi. Boş durmadım tabi. Neymiş bu bas gitar olayı diye iki okumaya başladım. İlgilenenler için en kadim bilgi kaynağımız wikipediada güzel bir yazı var bas gitar hakkında. Haftasonu, Cumartesi gittim Zuhal Müzik'e. Maalesef GABX150 Ankara'da yokmuş. İlgilenen arkadaş GA serisinin öğrenci modellerinden oluştuğunu, 50-60 USD'ye daha kıyıp aktif manyetik'li GSR200'ü tercih etmemin daha isabetli olacağını falan anlattı. Derken GSR200'ü bağladı anfiye, verdi elime. Bir süre oynadım. Klavyesi çok rahat geldi, dengeliydi ve Fender Jazz Bass türevlerinde yaşadığım altında ezilme sendreomunu bunda yaşamadım. Çıktım Zuhal Müzik'ten, Kıvılcım, Evrensel, Bacınoğlu, gezdim Ankara'nın birçok müzik aleti dükkanını. Bir çok gitar baktım. Aynı fiyat aralığında ele gelir CORT ve Washbur-Oscar Simidth vardı. İlginçtir Yamaha bulamadım. Ibanez hepsine nazaran daha iyi gibi geldi. Bu arada Kıvılcım Fender dolu. Fender'in Türkiye distribütörü olmuşlar. Elim GSR200'e gidiyor gibi ama gözüm de Fender'in modern baslarında kalmadı değil. Neyse aralarında 100USD var. 200-250USD ile bu işi bağlayalım diye başlayan maceramız 400-500USD diye sonlanmaması için haddimizi bilelim diyoruz.
Bu arada Rahmi'ye danıştım. GSR200 uygundur diye bildirdi Norveç'ten. Haftasonu Melih'i (Hem kalp damar cerrahı, hem de en kral blues'cu) götüreceğim. O da he derse, hafta sonu bir bas gitarım olacak.
Salı, Mayıs 02, 2006
Bektaşilik ve Hat Sanatı
Feyzullah Çınar'ın albümlerinin kapaklarında var bu figürler. Yukardaki "Yeryüzü Şarkısı" isimli plağının kapağından. Dinleyenleri bilirler "Nefes" albümünün kapağında da bir aslan fügürü vardır. Bu figürler Hat sanatının farklı bir yorumu gibi, merak ettim, nette araştırdı fakat bir türlü bir kaynağa erişemedim.Bu figürlere verilen bir isim var mıdır? Bunlar hakkında bilgiye hangi kaynaktan ulaşabiliriz? Sergilendikleri yerler var mıdır? (Hacıbektaş'daki dergah'ta rastladığımı anımsamıyorum) Hala yapanlar var mıdır? Bu soruların cevaplarını bilenlerin yardımlarını bekliyorum.
Pazartesi, Mayıs 01, 2006
Pazar, Nisan 30, 2006
Reklamlara devam...
Saatchi & Saatchi
Cumartesi, Nisan 29, 2006
Çarşamba, Nisan 26, 2006
Pazartesi, Nisan 24, 2006
Pazar, Nisan 23, 2006
Blog'da Video
Long Live Gooooooooooogle...
http://video.google.com/ adresinden istediğiniz video'yu seçin, -kendinizin çektiği bir klip ise blogunuza koymak istediğiniz, klip'i upload edip onu seçin-, sağ taraftan "Embed" linkine tıklayın, google'ın sizin için oluşturduğu html'i blogunuza yapıştırın. Evet, bu kadar.
Aruoba ve Felsefe
Felsefe kişinin başedemediği ile boğuşmasıdır.
Felsefe, olanaksızı, en üst, en yüce olanaktır diye, denemektir.
Felsefe bir türlü olmayanı yapmaya çalışmaktır - ya da, hiç olmayacak olanı, olması gerekendir diye, oldurmaya çalışmak...
Yani: Felsefe en üst yanılgıdır...
Felsefe, başından da, en sonunda da, olanaksızdır.
Felsefe, gerçekliğin olmak istemediğidir; çünkü felsefe, gerçekliğin olduğu gibi olmasını istemeyendir.
Felsefe, kişiyi insan kılma uğraşısıdır.
Perşembe, Nisan 20, 2006
Müslüm Baba neler söylüyor?
Kıyamet çok yaklaşmış olmalı. Neler oluyor? Anlamıyorum. Başımıza taşlar yağacak. Murathan Mungan seçmiş, Müslüm Gürses söylemiş. Bu da "Aşk Tesadüfleri Sever" diye bir albüm olmuş. Neler mi söylüyor Müslüm Baba. Ben söylesem de inanmazsınız ki. The world is not enough, Dylan, Temple of the king. Daha yetmez. Bowie, Cohen ve Bjork. Biraz önce aldım albümü. Büyük bir şaşkınlıkla dinliyorum.
Google diyor ki, Joan Miro bugün doğmuş...
Google bugün Joan Miro logosu kullanmış. Ne olaki diye Wikipedia'ya bakınca fakettim ki kendileri 20 Nisan 1893'de doğmuş. Nedenini çok bilmiyorum ama seviyorum bu adamın işlerini. İlk kendi evim olduğunda, 2001 yılı idi yanlış anımsamıyorsam, 3 tane resminin reprolarını alıp, çerçeveletip asmıştım. Hala duruyor onlar, biri çalışma odamda, biri mutfağımda biri de yatak odamda. Hala çok anlamıyorum galiba amca ne demek istemiş ama bi şekilde güzel geliyor yaptığı işler. E madem doğum günü imiş Joan Miro'nun bugün, bir işini de bloğuma koyayım bu bahane ile.
Türkiye Takımı Everest'te
Tanıdık, tanımadık, bir gurup deli toplanmışlar, Everest'e tırmanmaya gitmişler. Ne olduğunu merak mı ediyorsunuz? Takip edin o halde...http://www.2006everest.org/
Pazar, Nisan 16, 2006
Bolu Melen Çayında Rafting
E bahar geldi diye sevinip sevinip evde oturmak olmaz tabi. İnsanın kendisini dışarılara atması lazım. İşyerinden arkadaşlarla ilk olarak geçen sonbaharda konuştuk Melen'de raft yapmayı. Hemencecik heveslenip internette baktık görüdük ki Ankara'dan Melen Çayına rafting'e götüren bir tur şirketi yok, biz de yılmadık İstanbul şirketlerini aradık. Neyse baktık gördükki bu işin mevsimi Mart ayında başlıyor Temmuz gibi de bitiyor. Mart ayında bir daha cellallendik gidelim diye Radikal Tur dedi ki siz Nisan'da gelin. Velhasılı Nisan oldu, biz de muradımıza erdik. Atladık arabaya Koray, Tuba, Şamil ve ben, ver elini Melen çayı.Melen çayı nerde midir? Hemen tarif edeyim. Ankara'dan İstanbul'a giderken Bolu dağından indiniz bir daha oTEM'e girdiniz, ilk çıkıştan (Düzce, Gümüşova çıkışı) çıkınız. Oradan E-5'e geçip İstanbul'a doğru devam ederken Cumayeri diye bir ilçe göreceksiniz, bu ilçeye dönüp Rafting Alanı oklarını takip edince rafting'e başlayacağınız Dokuzdeğirmen köyüne ulaşacaksınız.

Yolda Cumayeri ilçesinden itibaren Dokuzdeğirmen'e varınca kadar heryerde bayraklar, flamalar ile karşılaşınca yok efendim Türkiye Rafting Şenliği varmış da, biz şimdi valiler, kaymakamlar, savcılar, belediye başkanları ile rafting yapıyormuşuz da diye fantaziler kurup eğlene eğlene Dokuzdeğirmene ulaştık. Radikal Tur tarafından bize bildirilen numaradan Muzaffer Bey'e ulaştık. Muzaffer Bey Dokuzdeğirmendeki iki rafting şirketinden bir olan Özgür Extreme'in (Tel: 0 380 524 43 09; 0 532 548 62 65) sahibi. Merak edenler için diğer şirket de Eco Rafting diye bir şirket. Muzaffer Beyle hoş beş, çay kahve sobet, yok Melen'de ki rafting'in tarihi, yok kaç şirket var bu işi yapan derken öğleyi ettik fakat biz bir türlü raftinge başlayamadık. Muzaffer Bey ağzındaki baklayı çıkardı. Başkan, kaymakam savcı beyleri bekliyoruz dedi ve biz birbirimize baka kaldık :).

Haritada da gürüldüğü gibi 12 km'lik bir parkur için atladık botlara. İlk yarım saat hepimiz çok şaşkındık, bir yandan bot üstünde rahat olmaya çalışırken, öte yandan Melen çok sakin akmakta biz se heyacan namına hiç birşey yaşamayıp sürekli kürek çekmekte idik. Rehberimize sorunca "Sabırlı olun" tavsiyesini alıyorduk. Derken nehir birden hızlandı. Rapid dedikleri parçalardan bir bir geçmeye başladık. Rapidler bir kaç yüz metre boyundalar fakat bu birkaç yüz metrede dalgalar boyumuz aşıp, bot bir havalanıp bir düşünce keyfimiz yerine geldi. İnişi aynı şirkete ait 3-4 tane daha bot ile birlikte başladık. Diğer botlardan bu rapidlerde düşenler oldu, o düşenler sudan itina ile geri toplandı. Parkurun bitimine doğru madem Melen çalı bizi düşüremedi diyip biz kendimizi attık çaya. Suya girmeden eve dönmek yok nidaları ile. Çayda biraz yüzdük ki faaliyetin en keyifli kısımlarından biri de buydu.

Parkur çok zor değil. Bitirdiğinizde "Başardım, başardım, ben ne kadar büyük bir doğa sporcuyum" diyebileceğiniz bir durum yok ortada, fakat keyif düzeyi çok yerinde. 2 saat boyunca fasılalı da olsa sıkça kürek çekip, hop oturup hop kalkıp, ıslanıp kuruyup, çay vadilerden geçtikçe vadinin dibinden dağları doğayı seyrettiğiniz keyifli bir faaliyet.
Parkur bitiminde, Beyler köyünden çıktık karaya. Hemen Kaymakam Bey ve diğer protokol ile bir fotograf çekildik :) (Aşağıdaki fotograf). Rafting şirketin tesislerinde üstümüz değiştirip, yemeğimizi yiyip Ankara'ya döndük. 
Çarşamba, Nisan 12, 2006
Pamukçu Bengi ve Edremit Güvende
Pamukçu bengisi ve Edremit güvendesi Balıkesir'de oynanan iki zeybektir. Biraz da Balıkesir'de iken yaşadığım mikro milliyetçilik yüzünden herhalde, yıllar duyarım da bir sormak, dinlemek, bellemek gelmemişti içimden. Ben Sındırgı'lıyım canım, ne işim olur bengiyle güvendeyle canım. Ama burda, Ankara'da olunca bırakın Balıkesir'i, Ege türkülerinin hepsini sahipleniyorum, bizim oraların bunlar diye. Gene ardı arkası kesilmez bir şekilde Denizli, Aydın, Muğla türküleri dinlerken geçen aklıma geldi, iyi hoş böyle iki Muğla zeybeği duydum mu dizlerimi vura vura zeybek oynasım geliyor da Balıkesir zeybeklerinden bihaberim. Hemen babamı aradım, sağolsun elinde avucunda ne varsa yollamış. Bu gün elime ulaştı. Gelen kasetlerden Pamukçu bengisi ile Edremit güvendesi'ni mp3 yaptım. Kayıtlar pek kaliteli olmasa da dileyenlere e-posta yolu ile yollayabilirim. Şimdi sırada bunlar nasıldır, nasıl oynanır, kim oynar, oynayını kalmış mıdır, nasıl çalınır soruları var. Zaman içinde daha fazla bilgiye ulaşırsam gene buradan paylaşırım.
Salı, Nisan 11, 2006
Unutma, 5 Kasım'ı unutma!
Pazar günü V for Vendetta'yı seyrettim. İki gündür yazacağım, elim ermedi. Film Allen Moore'un aynı adlı çizgiromanından Wachowski biraderler tarafından sinemaya aktarılmış. Hikaye bana bir bilim kurgu olmaktan çok bir şom ağızlılık gibi geldi. Bush dönemini karamsar bir bakış açısı ile ekstrapole ederseniz filmin geçtiği 2050 sonrası (ben öyle hissettim) dünyanın halini siz de tanımlayabilirsiniz. Filim, bu ortamda muhafazakar düşüncenin nerelere evrilebileceği ironik bir biçimde ortaya koyuluyor. Bu arada da kontrgerilla, medya gibi unsurların devlet yönetimindeki etkileri çizgiroman vari bir şekilde gözler önüne seriliyor. Film'de sorulan İngiltere'deki faşist ortamı hazırlayan 80K kişinin ölümüne neden olan su kaynaklarına yapılan biyolojik saldırıyı ya devlet yaptıysa sorusu, son 5 yıldır Afganistan ve Irak'ta yaşananları tetikleyen 11 Eylül hakkındaki komplo teorilerini anımsatıyor.Velhasılı efendim, başarılı bir film olmuş. Seyretmenizi öneririm.
Cuma, Nisan 07, 2006
Ve bir ilk daha...
Evet, evet. Türkiye'de de hotspot uygulaması başlamış. TTnet'den biraz önce satın aldım. 30 dakikası 3.5 ytl. Şimdi Ulusoy Küçükyalı tesislerinden yazmaktayım bu yazıyı. Birazcık pahalı bir servis şu anda ama hem kapsamının genişlemesi hem ucuzlaması için çok bekliyeceğimizi zannetmiyorum. Hatta gönül adsl şifremle wireless'a bağlansam da kotam oradan da işlese istiyor.
Ankara İstanbul yolculuğunda blog yazmak...
Otobüs uçar gider :). Ulusoy'un başlattığı otobüste internet servisine Varan da başlamış. Pek teknoljik bir servis. Yolda oyalanmak için güzel bir oyuncak. Böylece gün geçtikçe sıklaşan Gebze - Ankara - Gebze yolculuklarımız, vikipedia, sözlük, blog okumak için fırsatlar haline gelmiş oldu. İtiraf ediyorum, ben teknoljiyi çok seviyorum.
Pazar, Nisan 02, 2006
Dünyada çok güzel şeyler var. . .
Esmer, sarışın, çukulata renginde
hepsi birbirinden güzel, birbirinden alımlı.
Gergin yumuşak tenlerinde
İmparatorluklar kuruldu, imparatorluklar çöktü.
Bir öpücükleriyle ihtilaller başladı. . .
Zaten kadınlar ve aşk olmasa
yaşamaya değer miydi bu dünya?
Kime okurduk bu şiiri?
Varlık, Ekim 2000
Çarşamba, Mart 29, 2006
Pazartesi, Mart 27, 2006
Dünyada çok güzel şeyler var. . .
memesi sütyenden taşmış
genç bir kız gibi uyanırlar sabahları.
Güneşin ilk ışıklarıyla öpüştüklerinde
kırmızı bir gül gibi açarlar yeryüzünde.
Ve zaten her kent başka bir kente açılır bir köşesinden.
Evet evet, geldi artık bahar :)
Salı, Mart 21, 2006
Weather Man - Fırtınalı Hayatlar
"Ordinary Life is pretty complex stuff" temalı, pek hoş bir izlence. Yormadan, üzmeden seyrettiriyor kendini. Replikler pek hoş. Filmde en sevdiğim replik; Do you know that the harder thing to do and the right thing to do are usually the same thing? Nothing that has meaning is easy. "Easy" doesn't enter into grown-up life.
oldu.
Pazartesi, Mart 20, 2006
Syriana veya hepimiz üstümüze düşeni mi yapıyoruz?
Filmde şeyhler ve işçiler, müfettişler ve uluslararası ajanlar, zenginler ve yoksullar, ünlüler ve sıradan insanlar - herbiri, kendi varlıklarının dünyayı ne kadar güçlü bir şekilde etkileyeceğinden habersiz, endüstriyi besleyen büyük ve karmaşık sistem içinde kendilerine düşen rolü oynuyorlar...Ya biz, oynadığımız her rolde, attığımız her adımda dünyayı ne kadar güçlü bir şekilde etkileyeceğimizin farkında mıyız? Veya bu farkındalığı taşıyabilecek kadar güçlü müyüz?
Bize bu soruları sorduranın Hollywood olması ne kadar komik, değil mi? Hollywood da bize bu soruları sordururken, hatta bize bu soruları sordurduğu için kendisini ödüllendirirken üstüne düşeni mi yapıyor?
Cumartesi, Mart 18, 2006
Toplantılar için Laptop'ınıza Wallpaper

Efendim, günler süren, sıkıcı, ama sıkıcı olduğu kadar da tansiyonun yüksek olduğu, sürekli sinir harbi yaşana toplantılar çağımızın en büyük problemi. Haksız mıyım? Perşembe ve Cuma günü gene iki gün bu müthiş toplantılardan birine katılmak durumunda kaldım. (Daha bitmedi toplantı Pazartesi devam edecek :( ) Perşembe farkettim ki zaman zaman vücut kimyamı kontrol etmekte güçlük çekiyorum. Kendimi birine ters ters bakarken, veya sesimi yükseltmiş derdimi anlatmaya çalışırken buluyorum. İyidir, iyidir, heyacan işte demeyin. Bu stressler bünyede kalıcı hasar bırakacak diye korkuyorum. Neyse sadete gelirsem, Perşembe akşamı oturup yukardaki Wallpaper'ı yaptım. Laptop'a koydum, arada gözüm kaydıkça laptop'a hatırltsın diye bana SAKİN olmam gerektiğini. Bu toplantının işimin bir parçası olduğunu. Rahat olmam gerektiğini. İstediklerim kabul edilmezse ölmeyeceğimi :). Bu yazı vesilesi ile de bu 1024X768 büyüklüğündeki wallpaper'ı siber topluma armağan ediyorum.
Pazartesi, Mart 13, 2006
Hakkari türküleri
Evet zeybek değil bu türküler, bozlak da değil, horon da. Dinlediklerimin hepsinden başka. Bu coğrafyanın ilk kez dinlediğim müziği. BGST tarafından, üç yıl emek harcanarak, Hakkari'deki çeşitli etnik ve dini kökene sahip aşiretlerden derlenmiş bu türküler. . Kökten müzik dinliyorsunuz. Aranıza bir şey girmiyor türkü söyleyen ile. Formlar ve sesler düzeltilmemiş, düzenlenmemiş. Olduğu gibi. Bu coğrafyanın müziğine düşkün olanlara, ne bileyim, Kütahya'lı Hisarlı Ahmet'i, Feyzullah Çınar'ı, Hale Gür'ü, Birol Topaloğlu'nu severek dinleyenlere ısrarla tavsiye edilir...
Perşembe, Mart 09, 2006
Çarşamba, Mart 08, 2006
8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve Dorothea Lange

8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesi ile kadınlara blogdan ufak bir hediye yollasam ne güzel olur diye düşünüyordum dün gece. Aklımda Almadovar'ın kadınları hakkında Dünya gazetelerinde veya ünlü sinema dergilerinde çıkan bir yazı bulup onu çevirmekti. Fakat kısıtlı zamanda böyle bir yazıya ulaşamayınca aklıma Dorothea Lange geldi. Fotograf tarihinin ünlü kadın fotografçısının göçmen kadınlar fotograflarından bir kaçını burdan sunarak hem Kadınlar Gününüzü kutluyorum, hem de Dorothea Lange anıyorum.Salı, Mart 07, 2006
Mürekkep Balığı ve Balina, boşanan aileler ve çocukları...
Çok klişe bir konu, vasat bir oyunculuk, kötü bir kurgu, greni bol kareler ve patlamış renkler ile güzel bir görsellik ve iyi müzikler. Hepsi bu. Brooklyn fonunda bir boşanma, darmadağın olan çocuklar, araya sıkıştırılmış Kafka, Pink Floyd ve Godard atıfları.Ben pek beğenmedim. Sinema'da gitmeyin derim. DVD'si falan bir gün bir şekilde elinize geçerse, bir Pazar akşamı izleyiverirsiniz. İzlemeseniz de bir şey kaybetmezsiniz zaten.
Pazartesi, Mart 06, 2006
"Saklı" kalan suçlarımız...

Nasıl anlatacağımı bilmiyorum aslında. Dildeki yetkinliğim veya edebi yeteneğimin bu filmde hissettiklerimi anlatmaya yeteceğinden çok emin değilim. Haneke'nin son filmi olan Cache'yi biraz önce seyrettim. Derin bir huzursuzluk ve suçluluk duygusu var içimde. Midemdeki rahatsızlık Haneke'nin başarısının bir göstergesi olabilir. Yönetmen burjuvazinin, hatta özel olarak Avrupa burjivasinin en derin yaralarını ardısıra deşiyor. Suçluluk, geçmişin itina ile unutulması, günceli derinde hissetmeme, sırça köşklerde yaşanan kör sağır dilsiz mutluluklar. Filmde kahramanımız kendi geçmişi ile hesaplaşırken, Fransa Cezayir ile hesaplaşmaya çalışıyor. Tüm bunlar aynı topluluğun yarattığı Irak ve Filistin fonunda gerçekleşiyor. Kendime sormadan edemiyorum, iyi bir işim, başarılı bir akedemik hayatım, fena olmayan bir gelir seviyem, evim, arabam, fotograf makinalarım, bilgisayarlarım, mp3'lerim, dizi dizi filmlerim kitaplarım ile ben de kör sağır ve dilsiz bir mutluluk mu yaşıyorum, mübadelelerin, varlık vergilerinin, 6-7 Eylül olaylarının, kapatılan köy enstütülerinin, kan revan için de yaşanan 70'lerin, hapislerin, faili mechullerin, faili bilinenlerin, açlıkların ve yoklukların hiç düşünülmeden yaşandığı topraklarda, Irak'ın, Afganistan'ın, Filistin'in, Balkanlar'ın TV'de fon oluşturduğu zamanlarda, her sabah uyandığımda perdelerimi açıp kendime ne kadar mutlu olduğumu hatırlatırken.
Şiddetin biyolojik varlığımızın kaçınılmazı olduğunu, ve aslında topyekün bir barışın güzel bir ütopya olduğuna olan inancım, tüm sorumluluklarımdan kaçmak için sadece mantıklı bir yalan mı? Bilmiyorum... Bu soru da Haneke'nin son filminin sonunda ne olduğu sorusu gibi hiç cevaplanmayacak veya tüm ömrüm boyunca bu soruyu cevaplamaya çalışacağım...
Pazar, Mart 05, 2006
"Ontology for Trajectory Simulations", yeni makalemin adı...

Evet, yepyeni bir makalenin daha ilk taslağı hazır. Hocalarıma yolladım. Ha bu arada Pazar öğlen oldu, hafta sonu bitti galiba... Yok yok, ben şimdi bi koşu bi hafta sonu yaşayayım. Önce okula gidip koşayım, sonra FSA'ya gidip iki insan göreyim, hatta saat 9'a da bir film denk getirip sinemaya da gidersem deymeyin keyfime. En azından yarın hafta sonunu yaşamış gibi hissedebilirim :)
Pazartesi, Şubat 27, 2006
Maç Sayısı
The man who said 'I'd rather be lucky than good' saw deeply into life. People are afraid to face how great a part of life is dependent on luck. It's scary to think so much is out of one's control. There are moments in a match when the ball hits the top of the net and for a split second it can either go forward or fall back. With a little luck, it goes forward and you win... or maybe it doesn't, and you lose.tr. "İyi biri olacağıma şanslı biri olayım" diyen insan hayatı anlamıştır. İnsanlar hayatlarının öenmli oranda şansa bağlı olduğu ile yüzleşmekten korkarlar. Önemli oranda kontrolün kendi elimizde olmadığı düşüncesi korkunçtur. Maç esnasıda topun fileye çarpıp havalandığı ve hangi tarafa gidiceğinin bilinemediği önemli anlar yaşanır. Az bir şans ile o top karşı tarafa geçer ve siz kazanırsınız veya geçmez ve kaybedersiniz.
Güzel bir film olmuş. Her ne kadar Woody Allen filmi olmaktan uzaksa da, filmin içinde serpiştirilmiş Allen izlerine rastlamak mümkün. Zeki Demirkubuz'un Bekleme Odası filminde kanımca becemediği Dostoyevski atıflarının bu filmde nasılda güzel yerli yerine oturduğunu görüyoruz. Bir de tabi Londra var ki, filmde çok güzel işlenmiş. Woody Allen'ın diğer filmlerinde gördüğümüz Ney York'u anlatmaktaki başarısı bu sefer Londra'yı anlatırken yinelenmiş.
Pazar, Şubat 26, 2006
Günübirlik Gebze seyehatleri...
Cumartesi, Şubat 25, 2006
Umut - Ezgi kardeşler sunar...
Pazar, Şubat 19, 2006
Karim Rashid Banyomda

Nazlı bugün beni Tepe Home'da Karim Rashid ile tanıştırdı. Pek sevdim adamın tasarımlarını. Temel geometriler. Can alıcı renkler. Algıyı zorlamayan bir estetik. Halılarından almak isterdi gönül. Hazır %50'de indirim varken. Tuttum kendimi. Tüketme Umut tüketme. Tamam hepsi çok güzel ama derken bir paspas alıp kaçtım Tepe'den. Paspas da banyoma yakışmış ama dimi?
Cumartesi, Şubat 18, 2006
ABD Aberdeen Proving Ground Seyahat Raporu
Çarşamba günü sabahın 6'sında başlayan maceram dün öğleden sonra 4 gibi sona erdi. Yolculuklarda herşey çok yolunda gitti bu sefer. İnanılmazdı. Uçaklar zamanında kalktı, zamanında indi. Giderken uçak bomboştu. 3lü koltukta uyuyarak gittim. Yerel saat ile 3:30'du New York'a indiğimizde. Büyükcene bir Amerikan arabası itina ile kiralandı ve ilk hedefiniz Aberdeen'der ileri nidaları ile yola koyunuldu. Toplantılarımız dünyanın topçuluk merkezi olarak tanımlanabilecek Aberdeen Proving Ground'da. Aberdeen, New York JFK hava alanından 3.5 saat kadar çekiyor. Arabada 2 şöför olması, trafik sıkışıklığı hemen hemen hiç yaşamamız falan derken inanılmaz bir şekilde saat 8'de otelde check-in yaptırmış, eşyaları odalar bırakmış en yakın barda biralarımızı yudumluyorduk.
Hafta içleri bol toplantılı geçti. Akşamları İtalyan restoranı senin, Steak House benim gezildi. Yendi, içildi. Alışverişin dibine vuruldu.Hafta sonu için müthiş planlar yapıldı. Cumartesi, güneye inilecek. Önce Baltimore sonra Washington DC gezilecek. Pazar ise NJ'ye NBA maçına gidilecek. Sabah önce Waffle House'a ugrandı. Ekip olarak Amerikan kahvaltısının en abartılı örnekleri seçilerek sağlam bir kahvaltı yapıldı. Sonra ver elini outlet centerlar diye başladık geziye.

Hafta içi akşamları ile alışverişe doymayan bünyelerimizi alışverişe doyurduk. Ezgi'ye saat, Emrah'a saat, kendime, Utku'ya ve Turgay'a tişört sadece Nike Outlet'den yaptığım alışverişler. Bunlar toplamın onda biri desem belki aklınızda işlem hacmi hakkında bir fikir oluşur.
Alışveriş yaparken acıkan bedenleri Baltimore'a attık. Hooters (bilmeyenler için bkz. www.hooters.com ). Gizlilik ve güvenlik nedeni ile yayınlanamayan fotograflar ile Türk ekibinin Baltimore Hooters yemeği de kayda geçirildi.
Dışarı çıktığımızda ise kar çoktan başlamıştır. Ne güzel yağıyor. Birkaç fotograf çekilsek derken olayın ciddiyetinin farkına vardık. Bu karın arkası kötü derken netekim de öyle oldu.

Washington DC'yi pazara, NBA maçını ise bir başka bahara bırakmayı kararlaştırarak otele döndük. Ne olur ne olmaz diye ertesi gün restoranların açık olmama ihtimaline karşı biraz erzak alarak odalarımıza çekildik. Sabah 7 sularında uyandığımda bizi çok eğlenceli bir günü beklediğini anlamam zor olmadı. Televizyonlar bundan önce en çok bu kadar karın 2003 Şubat'ta yağdığından bahsediyorlardı. Evet ben o zaman da ordaydım. Niye ben sorularının bir anlamı yoktu. Arabayı temizlemeye koyulduk.
Daha doğrusu Haluk koyuldu. Ben sadece fotograflarını çektim.
Öğleye doğru arabaları çıkarabildik oldukları yerlerden. Yakınlardaki sahil kasabasına gidip karda ufak bir yürüyüş yaptık. Ve hafta sonu böylece tamamlandı.Yeni hafta başladığında ise gene ardı sıra süren toplantılar sırasında hava onar derece onar derece ısındı. Perşembe günü dönerken bir kazakla gezebiliyorduk dışarıda.
Şans işte.

Gene rahat bir uçak yolculuğu sonunda dün saat 4 civarı evimdeydim.
Evim evim güzel evim. Kendime güzel bir tarhana çorbası yaptım. :)
Çarşamba, Şubat 08, 2006
Bavul hazırlama zamanı ...
Yine Umut yollara. Yolculuk uzağa. Amerika kıtasına. Bavul toplamak lazım. Pijamaları unutma Umut, sonra iç çamaşırları, çorap, kaç tane kot alsan Umut, iki kazak yeter. Allah bu tişörtler ütülenecek daha. Laptop, bilet, para, pasaport, aman diyim bir şey unutma. Sabah 5'de kalk, bir duş, bir kahve, düş yola, 8'de istanbula uç Umut. Uç Umut uç. Sonra en az 15 kez aran. Malum 11 Eylül, frenkçesi nine eleven, onu da unutma Umut. Sonra 11 20 uzaklara doğru yoldasın artık. 2 yemek 2 film 2 içki derken bir bakarsın varmışsın Umut. Ama dinlenmeyi unut. Daha 4 saat araba kullanacaksın Umut. Gezmeyi çok ama çok seviyorsun Umut. Evet, ne var seviyorum. Hepsi her seferinde heyecan veriyor bana. Kaçıncıya gidiyorum bu gittiğim yere bilmiyorum. Ama her seferinde gitme duygusunun büyüsünü yaşıyorum. Giiiiiiiiiddddddddddiiiiiiiiyyyyyyyyooooooooruuuuuuuuummmmm.....
Pazartesi, Şubat 06, 2006
Zorba
Bambaşka bir süper kayraman ZORBA the Greek, Nikos Kazantzakis'in romanından uyarlanan filmde Anthony Quinn'den muhteşem bir oyunculuk.Filmden aklımda kalacak replikler:
How can I not love them? Poor weak creatures... and they take so little, a man's hand on their breast, and they give you all they got.
God has a very big heart but there is one sin he will not forgive; if a woman calls a man to her bed and he will not go. I know because a very wise old Turk told me.
Life is trouble. Only death is not. To be alive is to undo your belt and *look* for trouble.
If a woman sleeps alone, it puts a shame on all men.
Bir de müzikleri tabi, Mikis Theodorakis'in müzikleri.
Cumartesi, Şubat 04, 2006
Hüsnü Arkan
Hüsnü Arkan, dokuzyüz elli sekizde Kınık'da doğmuş. Hukuk okumuş. Ölü Kelebeklerin Dansı ve Menekşeler Atlar Oburlar diye iki romanı ve Hiçe Doğru diye de bir şiir kitabı varmış. Hiç birini okumadım kitaplarının. Okumak lazım. Bir çoğunuz gibi ben de kendisini Ezginin Günlüğü'nden tanıyorum.Ne güzel yazıyor, ne güzel de söylüyorsun Hüsnü hocam...
Bugün güneş doğmayacak, bugün sen çok öleceksin
Biraz düşlerine eğil, orda bir şey bulacaksın
Bugün unut mavileri, çiçeğe su verme unut
Biraz daha sen olursun, kalbindeki rengi büyüt
Her aşk kendini yaşar, çaldığın kapı kapanır sonunda
İçinde bir sen bulursun, büyümüş anlamış yorgun
Perşembe, Şubat 02, 2006
Ünol Büyükgönenç
Eskilerda kalmış bir sima. Ersan ile Cem Karaca ile bir çok güzel işe imza atmış yetmişlerde. Kendi yaptığı şarkılar ise hep içimde bir yerlere dokunmuş, çoşkuyu, hüznü ve umudu yaşatmıştır bana. Yıllar sonra yeniden buldum şarkılarını. Durup durup dinliyorum. Dostlarıma yolluyorum. Beraberce dinniyoruz.
Ne güzel de söylüyor, "Güzel günler göreceğiz diye". Evet, evet, Nazım'ın Nikbinlik şiirine yaptığı şarkıdan bahsediyorum.
Güzel günler göreceğiz çocuklar,
güneşli günler
göre-
-ceğiz...
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere
süre-
-ceğiz...
Açtık mıydı hele bir
son vitesi,
adedi devir.
Motorun sesi.
Uuuuuuuy! Çocuklar kim bilir
ne harikuladedir
160 kilometre giderken öpüşmesi...
Bilge'nin deposu
"BİLGE İMAMOĞLU'NUN ÇEŞİTLİ VESİLELERLE ÜRETMİŞ BULUNDUĞU VE SANAL OLARAK SAKLANMA ŞANSI OLAN HERŞEYİN İSTİFLENECEĞİ VE GÖRÜŞ VE BEĞENİYE AÇILACAĞI BİR ORTAMI NİYET EDER.." diye açıyor blogunu. Hayırlı olsun. Hepimize.
Çarşamba, Şubat 01, 2006
Ne kadar çok dizi seyretmişiz...
Pazar, Ocak 29, 2006
Ara Güler, İnsansız Anı Olmaz
Kitap, YGS yayınlarından çıkmış. İlker Maga'nın Ara Güler ile yaptığı röpörtajı içeriyor. Kolay okunur bir kitap.Ara Güler'in fotografa bakış açısı, Bressson'dan çok farklı değil. İşte kitaptan altını çizdiklerim.
Ben fotografın oyun tarafında yokum, karanlık oda oyunlarına ayıracak vaktim yok... Ben gerçeklerin fotografçısıyım.
Biz aslında görsel tarihçiyiz. ... Görsel tarihçi, olayları en doğru yansıtan tarihçidir, çünkü makina yalan konuşmayan bir araçtır.
Film yapan bir insan düşündüğünü çeker, oysa gerçekte yoktur. Ama fotograf tamamen gerçekten kopan bir şeydir. Sanat ise insanın düşündüğüdür, gerçekte olmayabilir. Sanat zaten yalandır.
Joseph Koudelka ve Sebastiao Salgado. Günümüzde en önemli görsel malzemeyi bu iki önemli fotografçı üretmektedir.











